A

SELÇUKLULAR(1040-1308)

İlk müslüman Türk hanedan ve devletlerinden.

  • SELÇUKLULAR
    • Ahmet OCAK
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 12.03.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SELÇUKLULAR
SELÇUKLULAR (1040-1308)

İlk müslüman Türk hanedan ve devletlerinden.

  • SELÇUKLULAR
    • Ahmet OCAK
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 12.03.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SELÇUKLULAR

Oğuzlar'ın Kınık boyundan gelen Selçuklular'ın bu ismi alması ataları Selçuk'tan dolayıdır. Oğuz Yabgu Devleti'ne bağlı olarak Yenikent (Yengikent) bölgesinde yaşayan ve subaşı unvanıyla görev yapan Selçuk, daha sonra yabgu ile anlaşmazlığa düşerek müslümanlarla gayrimüslimler arasında uç mıntıkası olan Cend bölgesine göçmüştür. Burada müslüman olan Selçuk ve etrafı, daha sonra kendilerini emniyette hissedebilmek için Sâmânîler'le temasa geçmiş, onların desteği ile Buhara yakınlarına göçerek burasını yurt tutmuşlardır. Böylece Selçuklular İslam dünyasının bir parçası haline gelmişlerdir.

Sâmânîler'in yıkılışından sonra toprakları Gazneliler ve Karahanlılar tarafından paylaşılınca, Selçuklular Karahanlılar'ın hakimiyet sahasında kaldılar. Ancak kendilerini tehdit olarak gören Karahanlılar'ın baskılarından kurtulmak için, önce Hârizm bölgesine ardından da Gazneliler'in hakimiyet sahası olan Horasan'a geçtiler (1035). Bunun üzerine Gazneliler'le başlayan mücadele Dandanakan Savaşı'nda (1040) kesin zafer ile sonuçlandı. Böylece ataları Selçuk Bey'e nispetle Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.

Bu dönemde İslam dünyasında da siyaset ve düşünce alanında bir çöküş yaşanmaktaydı. Müslümanlar XI. asrın yarısından sonra Sünnî Bağdat ve Kahire merkezli Şiî-Fâtımî halifeliği olarak ikiye bölünmüş durumdaydı. Fâtımîler, destekledikleri Şiî Büveyhîler eliyle Bağdat'taki Abbâsî halifesini baskı altına tutuyorlardı. Doğuda durum böyle iken Endülüs Emevî hilafeti sukut etmeye yüz tutmuş, devlet çözülerek "tavâif" ve "fırak" denen küçük devletçikler ortaya çıkmıştı. İslam dünyasının içine düştüğü bu kötü durumda, Selçuklular yeni bir güç ve umut olarak görüldüler.

Halifenin daveti ile Tuğrul Bey 1055 senesinde Bağdat'a geldi ve halifeyi baskılardan kurtararak saygınlığını yeniden kazandırdı. Bu tarihten sonra Selçuklular, Sünnî İslam dünyasının hâmiliğini üstlenerek sadece askerî ve siyasî olarak değil, fikrî anlamda da ortaya çıkan tehlikelere karşı mücadele etmişlerdir. Tuğrul Bey'den sonra tahta çıkan Sultan Alparslan dönemi tam anlamıyla fetihler dönemi olmuştur. I ve II. Kafkasya seferi ile bölgedeki hakimiyetini pekiştiren Alparslan, 1064'te hıristiyanlar açısından önemli dinî bir merkez olan Ani şehrini alarak önemli bir başarı kazandı. 1071'de ise Malazgirt zaferini kazanarak Bizans'a büyük bir darbe vurdu. Bu zaferle birlikte Türkler Avrupa karşısında yüzyıllar sürecek olan bir ilerleme dönemine girdi. Alparslan'ın vefatıyla (1072) tahta çıkan oğlu Melikşah'ın saltanatı siyasî ve askerî başarılar kadar ilmî anlamda da önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu. Suriye ve Filistin bölgelerinde Selçuklu hakimiyeti sağlamlaştırılırken, Hicaz'da da Sünnî halife ve Selçuklu sultanları adına hutbe okutulmaya başlandı.

Melikşah'ın vefatından sonra çocukları arasında başlayan taht kavgaları devletin zayıflamasına, bâtınî tehditlerin ise güçlenmesine yol açtı. Sultan Berkyaruk (1094-1105) şehzade isyanları yanında Suriye bölgesine giren Haçlılar'a karşı savaşırken amcaları Tutuş ve Tekiş ile kardeşleri Muhammed Tapar ve Sencer'e karşı da taht mücadelesi yürütmek zorunda kaldı. Taraflar arasında müteaddit defalar gerçekleşen çarpışmalar sonunda Berkyaruk galip gelse de 1104 senesinde yirmi altı yaşında vefat etti.

Bunun üzerine Büyük Selçuklu tahtına oturan Muhammed Tapar dönemi (1104-1118) kısmen toparlanma dönemidir. Fakat taht kavgaları ve isyanlar bu dönemde de sürdü. Bâtınîlerle mücadele devam etti. 1118'de vefatı üzerine oğlu Mahmud tahta çıkarıldıysa da amcası Horasan Meliki Sencer bu duruma rıza göstermeyerek Büyük Selçuklu tahtını ele geçirdi. Sultan Sencer dönemi Selçuklular'ın yeniden eski güçlerine kavuştukları bir dönemdir. Buna rağmen Karahıtaylar'la yapılan Katvân savaşını (1141) kaybeden Sultan Sencer, 1153'teki Türkmen isyanında esir düşünce devlet zevale yüz tuttu. Üç sene sonra esaretten kurtulup tekrar tahtına oturan Sencer ordusunu ve ülkesini toparlamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Onun 1157'de vefatı ile Büyük Selçuklu Devleti son buldu.

İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile başlayan İslam dünyasının hâmiliği konumu halefleri sultanlar tarafından da devam ettirilmiştir. Bu hâmilik siyasî, askerî, ilmî vb. alanlarda gerçekleşti. İlmî anlamda en büyük hamle Sultan Alparslan döneminde inşa ettirilen Nizamiye medreseleri ile kendisini gösterdi (bk. Alparslan). İslam dünyasında büyük etkileri olan bu medreselerle beraber Sünnîlik ortak paydasında önemli fikrî gelişmeler yaşandı. Devrin önde gelen âlimleri bu medreselere müderris olarak atanırken, onların yetiştirdiği öğrenciler vasıtasıyla geniş İslam coğrafyasında yeni bir ilmî ve fikrî canlanma yaşandı. Selçuklular açmış oldukları bu medreselerle Sünnî inancın Şiî ve diğer inançlar karşısında ilmen ve fikren savunulması ve gelişimi temin edildi. Devletin temel politikası Sünnîliği korumak olduğu için bu doğrultuda açılan medreseler ve buralarda yürütülen ilmî faaliyet devlet tarafından büyük bir itina ile desteklendi (bk. Nizamiye Medreseleri).

Medrese denilen eğitim kurumları köken olarak İslamî gelenekte Hz. Peygamber'e kadar dayandırılır. Hz. Muhammed, Mekke'den Medine'ye hicret edince ilk iş olarak bir mescit inşa ettirdi ve bu mescidin yarısını eğitim için tahsis etti. Böylece bu geleneğin takipçisi olan müslümanlar ilme önem vererek bu iş için mescitler, küttaplar, saray okulları, ulema evleri ve kitapçı dükkânları gibi değişik mekânlar tesis edip ilmin gelişmesini sağladılar. Zaman içinde duyulan ihtiyaç ve meydana gelen gelişmelerin sonucunda X. yüzyılda medrese adıyla özel eğitim kurumları ortaya çıktı.

Önceleri kişilerle kaim olan medrese açma faaliyeti ilk defa Fâtımîler tarafından devlet destekli olarak gerçekleştirilmiştir. Fâtımîler'in siyasî-dinî akidelerini yaymak için Ezher Camii'ni (972) ve bunun yanında Dârülilim (1005) adlı kurumu açarak Şiîliğin hizmetine sunmalarının ardından tehdit ve suikastları içeren Bâtınîlik hareketi de başlamıştır. Selçuklular İslam tarihine dahil olduktan sonra, Sünnî İslam'a yönelik dinî siyasî, askerî ve fikrî bütün tehditlere karşı harekete geçtiler. Selçuklu medreselerinin açılması da bu gayeye yönelik bir tedbir olarak düşünüldü. Bir taraftan Sünnî İslam akidesinin öğrenilmesi ve yaygınlaşmasını temin ederken, diğer taraftan da oluşturdukları "ilim havzaları" şehirlerle ilmin gelişmesini temin etmişlerdir.

Önceleri Horasan bölgesinde ortaya çıkan medreseler, zaman içinde yaygınlaşarak ilmî faaliyetlerin ve eğitimin temel kurumları haline geldiler. Dönemin anlayışı gereği; her mezhep mensubu kendi fıkhî-kelamî görüşlerini öğretecek medreseler açmış, buna da "tekli medreseler" denmiştir. 1234 yılında Müstansıriye Medresesi'nin açılmasına kadar durum böyle devam etmiştir. Müstansıriye Medresesi ile birlikte "çoklu medreseler" dönemine geçildi ve dört mezhebin fıkhî görüşlerinin öğretildiği eğitim öğretim kurumları açılmaya başlandı. Büyük Selçuklular döneminde genel olarak bir mezhep üzerine eğitim yapan tekli medreseleri görmekteyiz. Mezheplerine göre bu medreseler şöyle tasnif edilebilir:

Hanefî Medreseleri: Selçuklular Hanefî olmaları hasebiyle kendi mezheplerine öncelik vermişlerdir. Selçuklular'dan önce de Buhara'da Ebû Hafs Medresesi, Nîşâbur'da Dukakıye Medresesi, Sâidiye Medresesi ve İsferâyînî Medresesi gibi Hanefî medreseler mevcuttu. Aynı anlayışın devamı olarak ilk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey de Nîşâbur'da bir medrese açtı (1046). Yine Nîşâbur'da bulunan Sandalî Medresesi'nin 1067'den önce inşa ettirildiği tahmin edilmektedir. Kanûnî Sultan Süleyman döneminin tanınmış sufilerinden Ali Sandalî'dir (ö. 1049).

Ebû Hanîfe Medresesi (Bağdat): Sultan Alparslan veziri Nizâmülmülk'e Bağdat'ta Nizamiye Medresesi kurma iznini verdikten sonra kendisi de harekete geçerek Bağdat'ta Ebû Hanîfe'nin türbesi hizasında geniş bir mescit ve bir medrese inşa ettirdi (1067). Geliri medreseye, müderrislere ve öğrencilere harcanmak üzere bir vakıf kurdu. Bu medresede ilk dersi Hanefîler'in önemli şahsiyetlerinden Ebû Tâhir İlyas Deylemî (ö. 1098) vermiştir (bk. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Medresesi).

Sultan Melikşah Medresesi (Bağdat): Bağdat'ın kuzeydoğusunda Ebû Hanîfe Medresesi'nin karşısında Hanefîler için inşa ettirilmiştir. Adı Câmiu's-Sultan Medresesi olarak da geçmektedir. Uzun yıllar eğitim hizmeti vermeye devam etmiştir.

Terken Hatun Medresesi (Bağdat): Melikşah'ın hanımı Terken Hatun (ö. 1094) tarafından yaptırılmıştır.

Tâciye Medresesi (Bağdat): Sultan Melikşah'ın (haznedarı) ve son veziri Tâcülmülûk tarafından için inşa ettirilmiştir (1090). Bu medresede ilk dersi Ebû Bekir Şâşî verdiği için Şâşî Medresesi olarak da anılmıştır.

Emîr Saâdet Medresesi (Bağdat): Abbâsî Halifesi Müstazhir-Billâh'ın (1094-1118) hâdimi Emîr Saâdet tarafından Dicle kıyısında inşa ettirilmiştir.

Tutuşiye Medresesi (Bağdat): Selçuklu Emîri Tutuş tarafından 1106 senesinde inşa ettirilen medresedir. Burada isimleri zikredilen medreseler dışında da kaynaklarda Hanefî usulünde eğitim öğretim yapan başka medreseler de zikredilmiştir.

Şâfiî Medreseleri: Esedî Medresesi (Bûşenc): Edebiyat, şiir ve nahiv konularında üstat olan Ebû Tâlib Hamza Esedî (1058) tarafından inşa ettirilmiştir.

Nizamiye Medresesi (Nîşâbur): Nîşâbur Nizamiye Medresesi, Bağdat Nizamiye Medresesi'nden önce inşa edilen ilk nizamiyedir. Bu medresenin hocası meşhur âlim Cüveynî'dir (ö. 1085). Mekke ve Medine'de uzun süre kalmasından dolayı "İmâmü'l-Haremeyn" lakabını almıştır. Cüveynî, Nîşâbur'daki medresesinde otuz yıla yakın ders verdi, talebe yetiştirdi. Derslerine devrin büyükleri de katılırdı. Ders halkasında günlük 300'ü aşkın talebe bulunuyordu. Cüveynî'nin en büyük eseri öğrencisi Gazzâlî'dir.

Medresetü'l-Maştî (Nîşâbur): 1062 yılları civarında inşa edildi.

Irâkî Medresesi (Tus): 1065 yılında yaptırıldı.

Seyûrî Medresesi (Nîşâbur): 1042 yılında inşa ettirildi.

Esterâbâdî Medresesi (Nîşâbur): 1048 yılında inşa ettirildi.

Serrâcîn Medresesi (Nîşâbur): 1071 yılında yaptırıldı.

Kuşeyrî Medresesi (Nîşâbur): Selçuklular döneminin büyük âlimlerinden Kuşeyrî (ö. 1072) tarafından inşa ettirildi.

Şehâmî Medresesi (Nîşâbur): Devrin büyük âlimlerinden Şehâmî'ye nispet edilen medresedir (470/1077).

Nizamiye Medresesi (Bağdat): Vezir Nizâmülmülk tarafından 1065 senesi Kasım ayında yapımına başlanan medresenin açılışı 1067 Eylül ayında yapıldı. İslam dünyasında en şöhretli medrese olup, Ebû İshak Şîrâzî, Gazzâlî, Sühreverdî ve Zekeriyyâ Tebrizî gibi pek çok ünlü âlim bu medresede müderrislik yapmışlardır (bk. Nizamiye Medreseleri).

Kemâliye Medresesi (Bağdat): Kemâleddin Râzî tarafından 1140 senesinde inşa ettirilmiştir. Bunlardan başka Esbehebziye ve Bahâiye gibi medreseler de Bağdat'ın önemli Şâfiî medreseleridir (İbnü'l-Cevzî, 1412/1992: VII, 238).

Hanbelî Medreseleri: Bağdat Hanbelî mezhebi için bir merkez olması bakımından mezhebin önemli medreseleri de burada açılmıştır:

Mahremî Medresesi (Bağdat): Ebû Sa'd Mahremî (1119) tarafından inşa ettirilmiştir.

İbnü'l-Cevzî Medresesi (Bağdat): Büyük din ve tarih âlimi İbnü'l-Cevzî tarafından 1073 senesinde inşa ettirilmiştir. Mâlikî mezhebinin yayılma bölgesi daha çok Hicaz ve Kuzey Afrika sahası olduğu için Selçuklular'ın hakimiyet sahasında bu mezheple ilgili önemli bir medrese görülmemektedir.

Büyük Selçuklular döneminde medrese yaptırmak ve ilim adamlarına imkân sunmak yöneticiler açısından itibarlı bir işti. Medreselerin giderleri daha çok medreseyi inşa eden kişinin bağlamış olduğu vakıf gelirleriyle karşılanırdı. Ancak medreseyi kuran kişinin vefatı veya mirasçılarının ilgisizliği yüzünden faaliyetler sekteye uğrayabiliyordu. Eğitim öğretimin sürekliliği açısından mahsurlu olan bu durum Sultan Alparslan döneminde açılan Nizamiye medreseleri ile giderildi. Medrese için bağışlanan vakıf gelirlerinden müderrislerin maaşları ödenir, öğrencilerin yeme içme, barınma, kitap, defter gibi ihtiyaçları karşılanır, ayrıca öğrencilere nakdî burs anlamında harçlık da ödenirdi.

Nizamiye medreselerinden sonra kurumsallaşma başladığında medreselere atamalar belirli şartlara bağlandı. Müderrislerin sahasında uzman kişiler olmasına dikkat edildi. Bunun yanında ilmî kabiliyetini ispat etmiş olmak veya bir müderris tarafından kendisine kefil olmak gibi hususiyetler arandı. Müderris atamasıyla ilgili menşur, çoğu defa vezir divanından çıkan kararla veya hükümdar fermanıyla olurdu. Daha sonraları halifelerin de müderris atamasında söz sahibi olduğu görülmüştür.

Selçuklu medreselerinde müderrisler derslerini koltuk diyebileceğimiz bir "kürsü" üzerine oturarak verirlerdi. Derse namazdan hemen sonra Kur'an okunmasıyla başlanır, ders esnasında karşılıklı sorular sorularak hem dersin anlaşılması kolaylaştırılır hem de tartışma ortamı meydana getirilirdi. Bazan da okutulan eserin birçok nüshası temin edilir; hoca yüksek sesle okur, talebeler kitaptan takip ederler, hoca gerekli izah ve düzeltmeleri yapardı. Ders esnasında yapılan bu münakaşa ve münazaralarda saygı ve edebe son derece riayet edilirdi. Devrin müderrisleri sadece medrese talebelerine ders vermez, bilgi ve ilimlerinden halkı da faydalandırırlardı. Bu meclislere halkın ilgisinin yoğunluğundan dolayı sonradan sohbet meclisleri cuma, salı ve pazar olmak üzere haftanın üç gününe indirilmişti. Böylece halkla kaynaşmış ve bilgilerinden onları faydalandıran bir ilmiye sınıfı ortaya çıkmıştı.

İslam kültüründe talebe olmak için belirli bir yaş sınırı getirilmemiştir. İlme arzusu ve kabiliyeti olan herkese bu kapı açık tutularak bir anlamda fırsat eşitliği sağlanmıştır. Ancak talebeler, küçük yaştan itibaren öğretim halkalarına dahil edilerek hem genç yaşta ilim yapmaları hem de birçok ilim dalında kendilerine ihtisas yapmaları imkânı sağlanmıştır. Bunun için öğrencinin istekli olması yanında müderrisin de onu kabul etmesi gerekliydi. Medresede okuma süresi de talebenin istidadına göre değişmekteydi. Yetenekli öğrenciler kısa sürede medreseden mezun olurken, kabiliyeti az olanların şahısların eğitim süresi uzamaktaydı. Öğrenciler farklı şehirlerde değişik âlimlerden okuma imkânına sahip oldukları için eğitim süresi değişebilmekteydi. Bu süre yaklaşık dört-beş yıldı, bundan daha kısa ve uzun süre olanlara da rastlanmaktaydı.

Bu dönem medreselerinde belirli bir ders programından bahsetmek pek mümkün değildir. Müderrisler ilmî faaliyetlerinde tamamen serbest idiler. Sınıf sistemi değil, kitap geçme sistemi uygulanırdı. Müderrisler kendi seçtikleri dersleri okuturlar, bu da genellikle müderrisin uzmanlık dalında olurdu. Her ders için kürsü oluşturulmuş ve bu kürsüde o dersin hocası nahiv üstadı, hadis üstadı vb. unvanlarla ait olduğu ilim dalında eğitim vermiştir.

Selçuklu dönemi medreselerinde okutulan dersler ulûm-ı dîniyeden tilavet, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, usul, hilaf, ferâiz ve cedel gibi alanları ihtiva ederdi.

a) Dil ve Edebiyat: Arap dili ve edebiyatı, Fars dili ve edebiyatı, sarf, nahiv, lügat, şiir, hitabet, tarih, coğrafya ve hat gibi dersler görülürdü.

b) Felsefe Dersleri: Felsefe ve mantık tedris edilirdi.

c) Fen: Riyâziye, hendese, hesap, müsellesat, kimya, tıp, cerrahi ve nücum gibi derslerin okutulduğu bu alanlarla ilgili müderrislerin medreselerde hocalık yapmasından çıkarılmaktadır.

Selçuklular döneminde açılan medreseler, Sünnî İslam düşüncesinin yeniden ihya ve inşasını sağlamışlardır. Özellikle Fâtımîler'in baskısı altında bulunan Sünnî düşünce bu medreseler sayesinde gelişme imkânı bulmuştur. Siyasî irade tarafından da desteklenen müderrisler gerek öğrenci yetiştirerek gerekse eserler yazarak mensubu oldukları düşünce anlayışını tahkim etmişlerdir. Bu medreselere Kâşgar'dan Endülüs'e, İslam âleminin değişik yerlerinden talebeler gelerek okumuş sonra da memleketlerine dönerek bu ilmî anlayışı beldelerine taşımışlardır. Böylece İslam dünyasında Sünnîlik ortak paydasında bir anlayış, ortak hassasiyetler ve bâtınî fikirlere karşı mücadele azmi oluşmuştur. Bu da İslam medeniyetine yeni bir canlılık sağladığı gibi, arkadan gelecek olan Haçlı istilası ve Moğol tahribatına karşı da direnç oluşmasına kaynaklık etmiştir.

Selçuklular dönemi medreselerinde eğitim öğretimin vazgeçilmez bir unsuru olarak kütüphaneler de kurulmuştur. Kütüphanelere "hâzin" (müdür) olarak atanacak kimselerin müderrislik yapabilecek kapasitede olmaları beklenirdi. Nizamiye Medresesi'nde kütüphane müdürüne yardımcı olan ve kendilerine müşrif, müstensih denilen görevliler de bulunurdu. Müstensihler yeni çıkan kitapların nüshalarını yazmak suretiyle kütüphanedeki kitap sayısını arttırırlardı. Bu durum, matbaanın henüz olmadığı çağlarda ilmin gelişmesi açısından önemli bir husus idi. Ayrıca kütüphaneden faydalanmak isteyen okuyuculara kitap raflarının yerini gösteren veya kitapları alarak okuma salonuna getiren münâvil adlı görevliler yanında kitapların ciltlenmesiyle ilgilenen mücellitler de mevcuttu.

a) Irak Selçukluları: Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar'ın vefatı üzerine yerine on dört yaşındaki oğlu Mahmud geçti (1118). Sultan Sencer, durumu kabullenmeyince yeğeni ile savaşmak zorunda kaldı. Mahmud'u yenilgiye uğratmasına rağmen ona iyi davranarak kızıyla evlendirip, kendisine veliaht yaptı. Merkezi Hemedan olmak üzere Kirman ve İsfahan'dan oluşan Batı İran'ı, Irak ve Filistin bölgelerini Mahmud'a bıraktı. Böylece Irak Selçuklu Devleti'nin temelleri atılmış oldu. Ancak Sultan Mahmud saltanatı boyunca kardeşlerinin isyanı, halifenin iktidar mücadelesi ve Gürcüler'in saldırıları ile uğraşmak durumunda kaldı.

1131 yılında vefat eden Sultan Mahmud'un yerine oğlu Dâvud geçtiyse de taht kavgaları yüzünden devlette istikrar bir türlü sağlanamadı. Bunun sonucu olarak ülkede atabeylikler dönemi başladı. Daha sonra Eyyûbîler'le nüfuz mücadelesine giren Irak Selçukluları giderek güç kaybettiler. Bu durumdan istifade etmek isteyen ve Irak Selçuklu topraklarında gözü olan Hârizmşah Alâeddin Tekiş ile Rey şehri yakınlarında meydana gelen savaşta yenilen Irak Selçuklu Sultanı II. Tuğrul öldürülünce, Irak Selçukluları da tarih sahnesinden çekilmiş oldu (1194). Irak Selçukluları döneminde açılan medreselere örnek olarak şunlar gösterilebilir:

Hanefî Medreseleri: Mugisiyye Medresesi (Bağdat): Sultan Mahmud tarafından 1131 yılında yaptırılmıştır.

Gıyâsiyye Medresesi (Bağdat): Sultan Mesud (1134-1152) tarafından Dicle kıyısında inşa ettirildi.

Benefşe Medresesi (Bağdat): Halife Müstazhir-Billâh'ın (ö. 1180) cariyesi Benefşe Hatun tarafından yaptırıldı. Dicle kıyısında olduğu için kıyı medresesi anlamında Şâtıî Medresesi de denir.

Muvaffakıye Medresesi (Bağdat): Halife Nâsır-Lidînillâh'ın (ö. 1225) veziri olan Muvaffak Hâdim (ö. 1205) tarafından inşa ettirildi.

Zeyrek Medresesi (Bağdat): Bağdat'ta Nâsır-Lidînillâh tarafından inşa ettirildi. 1175 yılından önce eğitime başladığı tahmin edilmektedir.

Şâfiî Medreseleri: Zümrüt Hatun Medresesi (Bağdat): Halife Müstazhir-Billâh'ın eşi ve Halife Nâsır-Lidînillâh'ın annesi Zümrüt Hatun tarafından inşa ettirildi. Bağdat'ın uzun ömürlü medreselerinden olup, Osmanlılar dönemine kadar eğitim hayatına devam etmiştir.

Kemâliye Medresesi (Bağdat): Halife Muktedî-Liemrillâh'ın haznedarı Kemâleddin Râzî (ö. 1161) tarafından inşa ettirildi.

Sühreverdî Medresesi (Bağdat): Bir âlim ve sufi olan Ebû Necîb Sühreverdî tarafından inşa ettirildi.

Sıkatiye Medresesi (Bağdat): Halife Muktefî-Liemrillâh'ın (1136-1160) vekili Ebü'l-Hasan Ali Enbârî (ö. 1154) tarafından yaptırılmıştır.

Hanbelî Medreseleri: Abdülkadir Geylânî Medresesi (Bağdat): Ebû Saîd Mahremî (ö. 1166) tarafından 1165-1166 senesinde inşa ettirildi. Medrese dersleri yanında halkın serbestçe katılabildiği vaaz meclislerinin de önemli bir merkezi konumundaydı.

Ebû Şücâ Medresesi (Bağdat): Hadis âlimi olan Ebû Şücâ (ö. 1126) tarafından inşa ettirildi.

İbn Hubeyre Medresesi (Bağdat): Muktefî döneminin önemli vezirlerinden Yahyâ Hubeyre (ö. 1164) tarafından inşa ettirmiştir.

Ebrâdî Medresesi (Bağdat): Fakih ve zâhit bir şahıs olan Muhammed b. Ahmed (ö. 1137) tarafından inşa ettirildi.

Harrânî Medresesi (Bağdat): İbn Teymiye'nin de hocası olan Hanbelî fakihlerinden Ebü'l-Abbas Ahmed (ö. 1177) tarafından inşa ettirildi. 1159 senesinde meydana gelen bir sel baskınıyla yıkılmıştır.

İbn Şemhâl Medresesi (Bağdat): Bânisi İbn Şemhâl olarak tanınan Ömer b. Sâbit'tir (ö. 1166). İbnü'l-Cevzî bu medresede okuyan önemli Hanbelî âlimlerindendir.

Irak Selçukluları Büyük Selçuklular'ın devamı mahiyetinde olduklarından Büyük Selçuklu medreselerinde geçerli olan müderris ataması, müderrislerin ders verme şekli, öğrencilerin hakları, okutulan dersler ve kitaplar, medrese gelirlerinin taksimi vb. konuların burada da aynı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

b) Suriye Selçukluları: Sultan Alparslan'ın Mısır'ı ele geçirmek üzere harekete geçmesiyle birlikte Selçuklular Suriye bölgesine girdiler. Ancak Bizans'ın hareketlenmesi sebebiyle geri dönmek zorunda kalan Alparslan, bölgede faaliyet yürütmek üzere kumandanlarından Atsız'ı görevlendirdi. Atsız, Remle, Kudüs ve Akkâ gibi bölgeleri fethetmesine rağmen bölgedeki diğer komutanlarla anlaşmazlığa düştü. Melikşah sultan olduktan sonra 1078 yılında kardeşi Tutuş'a Suriye'yi ikta olarak verdi. Tutuş'un Halep'i kuşattığı sırada, bölgede yeniden kurmak isteyen Fâtımîler Dımaşk'ı kuşattı. Fâtımîler'e karşı Dımaşk hâkimi Atsız, Tutuş'tan yardım istedi ve böylece Fâtımî kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. Daha sonra Tutuş, Atsız'ı ortadan kaldırarak şehre hâkim oldu. Böylece Suriye Selçuklu Devleti kurulmuş oldu (1079). Tutuş, kardeşi Sultan Melikşah'ın ölümünün ardından Musul, Halep ve Diyarbekir bölgelerini de ele geçirdi. Ancak Büyük Selçuklu tahtı için Berkyaruk ile yaptığı savaşta hayatını kaybetti (1095).

Tutuş'un ölümünden sonra Suriye Selçukluları, Halep ve Dımaşk Selçuklu melikliği olmak üzere ikiye ayrıldı. Oğullarından Rıdvan (ö. 1113) Halep'te, Dukak ise (ö. 1104) Dımaşk'ta hüküm sürmeye başladı. 1113 yılına kadar Halep'te hükümdarlık yapan Rıdvan Haçlılar'la mücadelede başarılı olamadığı gibi Bâtınîler'e çok müsamahakâr davrandı. Halep'te bâtınî faaliyetlerinin yürütülmesi için Dârüdda've adıyla bir merkez açmalarına izin verdi ve Fâtımî halifesi adına hutbe okuttu (1097): Ancak Sünnî dünyadan gelen tepkiler üzerine çok geçmeden bu kararından vazgeçti.

Rıdvan'dan sonra Halep kolunda kargaşa başladı. 1117 yılında Mardin Artuklu Hükümdarı Necmeddin İlgazi, Halep'i ele geçirdi ve Suriye Selçukluları'nın Halep koluna da son verdi. Melik Dukak ise Dımaşk merkezli devletinde dokuz yıl hükümdarlık yaptı. Dukak'ın vefatı sonrasında yerine, önce küçük yaştaki oğlu II. Tutuş bir ay sonra da diğer oğlu Ertaş başa geçti. Ertaş'ın atabek Tuğtegin'in kendisini öldüreceğinden korkarak Dımaşk'ı terketmesi üzerine Dımaşk Selçuklu Melikliği de fiilen sona erdi (1104). Bu tarihten sonra Dımaşk'ta Tuğtekin'in atabeglik dönemi başladı. Suriye Selçukluları döneminde açılan medreselerde şunlardır:

Hanefî Medreseleri: Sâdıriye Medresesi (Dımaşk): Melik Dukak'ın atabegi Emîr Şücâeddin Sâdır tarafından 1098 yılında inşa ettirildi. Dımaşk'ta kurulan ilk Hanefî medresesi kabul edilir.

Belhiye Medresesi (Dımaşk): Önceden ev olarak kullanılan bir bina 1131 yılında Burhâneddin Ebü'l-Hasan Belhî adlı müderris için medrese haline getirildi. Müderrisine nispeten Belhiye adıyla anılmaya başlanmış bir medresedir.

Hatuniye Medresesi (Dımaşk): Emîr Çavlı'nın kızı Atabeg Aksungur'un hanımı Zümrüt Hatun tarafından 1132 yılında yaptırıldı.

Tarhâniye Medresesi (Dımaşk): İlim erbabını seven ve Nâsırüddevle Turhan'ın evi 1126 yılında medrese haline getirildi. Dımaşk bölgesinde uzun süre eğitim hayatına devam etti.

Muîniye Medresesi (Dımaşk): Dımaşk valiliği de yapmış olan atabeg Muînüddin Tuğteginî tarafından 1147 senesinde türbe ve medrese olarak inşa ettirildi.

Hallâviye Medresesi (Halep): Şekerciler Çarşısı'na yakın olduğu için bu adla anılmıştır. Kiliseden medreseye çevrilen bir yapı olup, Haçlılar'a misilleme olarak 1124 senesinde önce cami sonra medrese olarak kullanılmıştı.

Seyfiye Medresesi (Halep): Emîr Seyfeddin Cender 1226 yılında inşa ettirdi. Dımaşk'ta bahsedilen bu medreselerden başka Reyhâniye Medresesi (1170), Nuriyetü'l-Kübrâ Medresesi (1167) ve Muazzamiye Medresesi (1224) gibi muahhar döneme ait pek çok medrese göstermek mümkündür. Aynı şekilde Halep bölgesinde de Atabekiye Medresesi (1221), Haddâdiye Medresesi ve Curdûkıya Medresesi (1193) gibi Hanefî medreseleri sayılabilir.

Şâfiî Medreseleri: Cârûhiye Medresesi (Dımaşk): Emîr Seyfeddin Cârûh Türkmânî (1123-1196) tarafından 1152 senesinde inşa ettirildi.

Emîniye Medresesi (Dımaşk): Atabek Emînüddin Gümüştegin tarafından yaptırıldı.

Bâderâiye Medresesi (Dımaşk): Devrin ünlü âlimi Necmeddin Bâderaî tarafından 1160 senesinde yaptırıldı. Vakfiyesinde sultanların buraya giremeyeceği kaydı vardır.

Züccâciye Medresesi (Halep): Halep emîrlerinden Bedrüddevle Süleyman tarafından 1116-17 yıllarında yaptırıldı. Züccâcîn Pazarı'nın içinde yapıldığı için bu adı alan medresenin Halep'te açılan ilk medrese olduğu rivayet edilir.

Nûriye Medresesi (Halep): Atabeg Nûreddin tarafından 1149-50'de kuruldu.

Usrûniye Medresesi (Halep): Eski bir evin Atabeg Nûreddin tarafından medreseye dönüştürülmesiyle kurulmuştur. Burada ders veren müderris İbn Ebû Usrûn'a (ö. 1189) nispeten medrese bu adı almıştır.

Hanbelî Medreseleri: Şerefiye Medresesi (Dımaşk): Dımaşk'ta Benî Şîrâzîler olarak tanınan aileden Şeyh Şerefülislâm Abdülvâhid Dımaşkî tarafından 1141 yılında inşa ettirildi.

Mismâriye Medresesi (Dımaşk): Şeyh Mismâr Havrânî tarafından 1152 yılında Minâretü'l-Fîrûz adlı mescidin yanında inşa ettirildi.

Buraya kadar bahsedilen medreseler, dönemin anlayışı gereği genel olarak tek mezhep üzere eğitim veren medreselerdir. Belirtildiği üzere 1234 yılında açılan Müstansıriye Medresesi ile birlikte İslam dünyasında dört mezhep üzere eğitim veren medreseler dönemi başlayacaktır. Ancak bunun istisnaları da mevcuttur. Bağdat'ta Emîr Saâdet Medresesi ve Dımaşk'ta Esediye Medresesi Hanefî ve Şâfiî mezhepleri üzere eğitim verirken, Halep'teki Seyfiye Medresesi Hanbelî ve Mâlikî mezhepleri üzere eğitim veren başka bir medresedir.

Selçuklular'ın zengin mirasının devamı olan Suriye Selçukluları, güçlü sultanlar tarafından yönetilmediği için Ehl-i sünnet dışı düşüncelerin bölgede yayılmasına imkân sağlamıştır. Aynı zamanda bölgeye gelen Haçlılar'ın yarattığı olumsuz durum da düşünülürse, ilim açısından istenmeyen şartlar oluşmuştur. Buna rağmen Selçuklular'ın bölgede kurduğu sağlam alt yapı, daha sonraki dönemde de varlığını hissettirmiştir. Nitekim Selçuklular'ın haleflerinin açtıkları medrese sayısının seksen altıya ulaştığı kaynaklar tarafından nakledilmektedir.

c) Kirman Selçukluları: Daha önceleri Büveyhîler'in hakimiyetinde olan Kirman, Çağrı Bey'in oğullarından Kavurd Bey'in bölgeyi hakimiyeti altına almasıyla birlikte Selçuklular'ın eline geçti (1048). Böylece Kirman Selçuklu Devleti'nin temelleri atılmış oldu. Kavurd'un bu başarısından sonra önce Hürmüz adasının emîri Bedir Îsâ Selçuklular'a tâbi oldu. Ardından Arabistan'ın güneydoğu kısmındaki Uman toprakları Selçuklu hakimiyeti altına girdi. Şiraz bölgesini de ele geçiren Kavurd, amcası Tuğrul Bey adına hutbe okuttu (1062). Alparslan döneminde saltanatı ele geçirmek için isyan ettiyse de başarılı olamadı. Kavurd Bey Alparslan'ın ölümünden sonra Melikşah'a karşı da savaştı ancak Nizâmülmülk'ün tedbiri sonucu öldürüldü (1073).

Kavurd Bey'in oğlu Sultan Şah (İshak) Kirman melikliği zamanında Sultan Melikşah onu kızıyla evlendirip Kirman tahtında bıraktı (1079). Yerine geçen kardeşi I. Turan Şah'ın 1097 yılındaki vefatının ardından Kirman tahtında da istikrar kalmadı. Uzun yıllar taht mücadeleleri yaşandı. Kardeşler arasındaki mücadeleden başarıyla çıkan II. Turan Şah 1177 yılında Kirman Selçuklu tahtına oturdu. Bu sırada Sultan Sencer'i yenen Oğuzlar'dan 10.000 kişilik bir topluluk Kirman'a girdi. II. Turan Şah, Oğuzlar'ı ağır bir yenilgiye uğrattıysa da (1179) 1183 yılında öldürüldü. Behram Şah'ın oğlu II. Muhammed Şah ikinci defa tahta çıktıysa da Oğuz beylerinden Melik Dinar 1187'de Kirman Selçukluları Devleti'ne son verdi.

Kirman Selçukluları'nda Medreseler ve Kültür Hayatı: Kirman Selçukluları, bölgede hakimiyetlerini pekiştirmenin yanında, Kirman'dan Sîstan, Hindistan ve Fars bölgesinden giden ticareti teşvik etmiş, ilmin ve kültürel hayatın gelişmesi için tedbirler almışlardır.

Melik I. Turan Şah, Berdesîr'de kendisi için bir saray ve köşk, ayrıca bir cuma mescidi, medrese, hankah, bîmaristan ve hamamdan oluşan bir külliye yaptırarak bunlara zengin vakıflar tahsis etmiştir. Melik I. Arslanşah da Kirman'ın çeşitli şehirlerinde medrese ve ribat gibi eserler yaptırdı. Hanımı Zeytûn Hatun, Berdesîr'de bir medrese (Medrese-yi Derb-i Mâhân) ve ribat (Ribât-ı Yezdiyân) inşa ettirmiş, bunlara vakıflar bağlamıştır. I. Arslanşah'ın oğlu I. Muhammed Şah ise ilm-i nücûma meraklıydı. Medrese, bîmaristan ve mescitler yaptırdığı, öğrenimi teşvik edici ödüller koyduğu, ayrıca bir kütüphane kurarak 5000 kitap vakfetti. Ödül alabilmek için İmam Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden İmam Muhammed'in (ö. 805) Câmiu'l-Kebîr ve Câmiu's-Sağir adlı Hanefî mezhebinin temel iki kitabı yanında, Kudûrî'nin (ö. 1037) Muhtasar adlı fıkıh kitabını ezberlemek mecburiyeti vardı. Onun döneminde yapılan özendirici teşvikler sonucunda ilim hayatına yönelen insanlardan yüzlerce kişi fakih ve müftü olmuştu. Tuğrul Şah ise başta Belûcistan olmak üzere birçok yerde hayır eserleri kurmuştur. Benzer şekilde bölgede görev yapan emîrler de hankah, ribat, minare, saray, bîmaristan ve medreseler yaptırarak bunlar için vakıflar tahsis etti.

Tasavvuf hayatı açısından da Kirman bölgesi mümbit bir alan olma vasfını korumuştur. Nitekim Kavurd Bey, Kirman'ı ele geçirdikten sonra yaptığı uygulamalarla bölge sufiler açısından müsait bir zemin haline dönüştü. Halefi olan sultanlardan I. Turan Şah, Berdesîr'de sufiler için hankah ve ribat yaptırarak bunlara vakıflar tahsis etmişti.

Kirmânî nispesiyle tanınan ünlü sufi Evhadüddîn-i Kirmânî de (ö. 1235) Selçuklular dönemi Anadolu fikir hayatı üzerinde etkili olan şahsiyetlerdendir. Evhadüddîn-i Kirmânî, Bağdat'a giderek medrese tahsilini tamamladıktan sonra müderrislik yaptı, Sühreverdiye tarikatına intisap ederek tasavvuf yolunda ilerledi ve daha sonra Anadolu'ya gelen Evhadüddin, Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Necmeddîn-i Dâye ile görüştü. Anadolu'da kaldığı süre içinde Selçuklu Sultanı Gıyâseddin Keyhüsrev ile iyi ilişkiler kurdu, gerek devlet adamlarından gerekse halk tarafından büyük saygı gördü.  

Kaynakça

Akbaş, Murat. Selçuklulardan Moğol İstilasına Kadar Bağdat’ta İlmî Kurumlar. İstanbul 2022.

Alptekin, Coşkun. Dimaşk Atabegliği (Tog-Teginliler). İstanbul 1985.

Azamat, Nihat. “Evhadüddîn-i Kirmânî”. DİA. 1995, XI, 518-520.

Emîn, Hüseyin. Târîhu’l-Irâk fi’l-Asri’s-Selcûkī. Bağdat 1965.

Ergün, Mustafa. Suriye, Mısır ve Anadolu Medreseleri (15. Yüzyıl Ortalarına Kadar). Ankara 2015.

İbn Hallikân. Vefeyâtü’l-A‘yân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân. nşr. İ. Abbas. C. V, Beyrut 1397/1977.

İbn Kesîr. el-Bidâye ve’n-Nihâye. C. VII, Kahire 1413/1992.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec. el-Muntazam fî Târîhi’l-Ümem ve’l-Mülûk. nşr. Muhammed A. Atâ – Mustafa A. Atâ. C. VII-XVI, Beyrut 1412/1992.

Kureşî, Abdülkādir. el-Cevâhirü’l-Mudıyye fî Tabakāti’l-Hanefiyye. Haydarâbâd 1372/1952.

Ma‘rûf, Nâci. Medâris Kable’n-Nizâmiyye. Bağdat 1393/1973.

a.mlf. Târîhu Ulemâi’l-Müstansıriyye. I-II, Kahire 1396/1976.

Merçil, Erdoğan. Kirman Selçukluları. İstanbul 1980.

Ocak, Ahmet. Selçuklu Devri Üniversiteleri: Nizâmiye Medreseleri. İstanbul 2017.

a.mlf. Selçukluların Dinî Siyaseti (1040-1092). İstanbul 2022.

Sevim, Ali. Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi. Ankara 1989.

Sümer, Faruk. “Selçuklular (Kirman Selçukluları)”. DİA. 2009, XXXVI, 377-379.

a.mlf. “Selçuklular (Suriye Selçukluları)”. DİA. 2009, XXXVI, 385-386.

a.mlf. “Selçuklular (Irak Selçukluları)”. DİA. 2009, XXXVI, 387.

Şendeb, Muhammed Hüseyin. el-Hadâretü’l-İslâmiyye fî Bağdâd. Beyrut 1404/1984.

Turan, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti. Ankara 1965.

Useyrî, Müreyzin Saîd Müreyzin. el-Hayâtü’l-İlmiyye fi’l-Irâk fi’l-Asri’s-Selcûkī. Mekke 1407/1987.

Zehebî. Düvelü’l-İslâm. C. II, Beyrut 1985.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

  • SELÇUKLULAR
    • Sadi S. KUCUR
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 12.03.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SELÇUKLULAR
SELÇUKLULAR (1040-1308)

İlk müslüman Türk hanedan ve devletlerinden.

  • SELÇUKLULAR
    • Sadi S. KUCUR
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 12.03.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SELÇUKLULAR

d) Anadolu Selçukluları: Malazgirt zaferiyle Anadolu'ya giren Selçuklular bir taraftan Bizans'ı ve Haçlı taarruzlarını bertaraf etmek için çabalarken, diğer taraftan komşusu Türk beylikleriyle, mücadele etmek zorunda kaldı. Bu durum Anadolu Selçukluları'nın içtimaî ve iktisadî gelişmesini neredeyse bir asır geciktirdi. Nitekim bu dönemde Anadolu'da yapılan ilk imar faaliyetleri, Selçuklu topraklarında değil, Artuklu, Dânişmendli, Mengücüklü merkezlerindedir. Onlara nispetle daha batıda yerleştikleri için Selçuklular'ın meşgalesi daha çok Bizans ve Haçlı taarruzlarını geri püskürtmek olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti, Miryokefalon Savaşı'nda Bizans'ı durdurduktan (1176) ve Dânişmendliler'i ortadan kaldırdıktan (1178) sonra rahat bir nefes alabildi. Siyasî istikrarın sağlanmasının ardından içtimaî ve iktisadî gelişme geldi; bütün ülke yol güvenliğini sağlayan kervansaraylar ve köprülerle donatıldı. Deniz ticareti ve donanma için liman şehirleri alındı. Şehirlerin imarıyla ibadet, eğitim ve sağlık müesseseleri yaygınlaştı.

Anadolu'da tesis edilen ilk medreseler de Selçuklular'ın değil, çağdaşları ve komşuları olan Artuklu ve Dânişmendli topraklarında inşa edilmiştir. Bunlardan günümüze ulaşanlar Mardin Emînüddin Külliyesi, Kayseri Melik Gazi, Tokat ve Niksar Yağıbasan, Kayseri Kölük, Mardin Hatuniye ile Diyarbakır Zinciriye ve Mesudiye medreseleridir.

Selçuklular'ın bu dönemde ihtiyaçları olan kadroları komşularından karşıladıkları anlaşılmaktadır. Selçuklu Türkiyesi'nde medreselerin XII. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaştığı görülür. Konya, Sivas, Kayseri başta olmak üzere Aksaray, Antalya, Akşehir, Kırşehir, Erzurum, Sinop ve (Afyon) Karahisar gibi şehirlerde büyük-küçük birçok medrese inşa edilmiştir. Selçuklular zamanında inşa edilen Konya'da on beş, Sivas'ta on üç, Kayseri'de sekiz medrese bilinmektedir.

Tarih boyunca İslam dünyasında kamu yararına yapılan bütün imar faaliyetleri genellikle vakıf olarak yapılmaktaydı. Selçuklu Anadolusu'nda kurulan vakıflardan vakfiyesi bize ulaşanlara göre bunların %67 kadarı sultan, diğer hanedan mensupları, bürokrat ve ümera idi. Bu yüksek orana göre devletlülerin vakıf kurma teşebbüsünde başı çektikleri anlaşılmaktaydı.

Büyük Selçuklular'ın temel eğitim projesi olan Nizamiye medreselerinden beri de bütün medreseler vakıflar yoluyla kurulmuşlardır. Bu vakıf medreseler zamanın önde gelen fakihlerinin hem kendilerine maddi ve fizikî imkân temin etmekte hem de yüksek tahsil görmek isteyen, ihtiyaç sahibi talebelere fırsat eşitliği sağlamaktaydı. Böylece vakıf kurucuları ve dolaylı olarak devlet eğitim öğretim faaliyetlerini himaye ediyorlardı.

Osman Turan'ın yayımladığı iki medrese vakfiyesinden de anlaşıldığına göre özellikle vakfiyeler medresedeki eğitim faaliyetinin nasıl yapılacağının (ve yapıldığının) tespiti hususunda öncelikle başvurulması gereken birincil kaynaklardır. Ancak binaları bugün mevcut olan ya da diğer kaynaklarda adı geçen her medresenin vakfiyesi günümüze ulaşmış değildir. Ayrıca tespit edilen on (+iki zeyil) medrese vakfiyesinden bazılarının muhtasar olduğu da görülmektedir. Bu olumsuzluklara rağmen mevcut vakfiyelerdeki veriler Selçuklu Türkiyesi'ndeki medrese eğitimi hakkında bir fikir verecek durumdadır.

Buna göre medreselerde ders verecek müderris ehil, fâzıl, âlim, kâmil, feraset sahibi, dindar, âlim, öğreten, irşat eden, şer'î hükümlere vâkıf, fıkıh usulünde ihtilaflı konularda maharet sahibi, şeriat, hadis, usul ve fürû ve hilaf ilimlerinde muktedir olmalıdır. Talebeyi manevi evlat bilmesi, haftada bir gün onları toplayıp münazara ve ayda bir de her dersten imtihan etmesi onun görevlerindendir.

Selçuklu medreselerinde genellikle vâkıfın mezhebine mensup bir müderris tayin edilmiş ve o mezhebin fıkıh eğitimi verilmiştir. Ancak Doğu İslam dünyasının Bağdat, Kahire, Dımaşk ve Halep gibi önemli kültür merkezlerinde Abbâsî, Eyyûbî, Atabeklikler ve Memlükler zamanında bir vâkıfın farklı Sünnî fıkıh mezheplerine mensup müderrisler tayin ettiği, medreseler açtığı veya aynı medresede farklı mezhepler için ayrı ayrı müderrisler tayin ettiği de görülmektedir.

Selçuklu Türkiyesi'nde ise tayin edilecek müderrisin mezhebinin dört vakfiyeden üçünde Hanefî, birinde ise Şâfiî olması şart koşulmaktadır. Konya Altun-aba ve Karatay ile Amasya Halifet Gazi medreselerinde müderrisin Hanefî olması, Sivas Sâhibiye'de Şâfiî bulunamazsa, bulununcaya kadar Hanefî bir müderrisin tayini şart koşulmaktadır. Halifet Gazi'de müderrisin fürû ve usulde Hanefîliğe göre fıkıh dersi vermesi, öğretmesi ve anlatması vurgulanmaktadır. Ayrıca mütevellînin diğer görevlileri tayin ve azledebileceği, ancak müderrise karışamayacağı ifade edilmektedir ki, bu durum müderrisin özerkliğine verilen önemi göstermektedir.

Vakfiyelerinde bilgi verilen yedi medresede müderrislerin maaşlarının yıllık 720 ile 1800 dirhem arasında olduğu görülmektedir. Bu farklılıklar vakfın malî gücü ile medresenin küçük-büyüklüğü ile ilgili olmalıdır. Konya Karatay'da miktar belirtilmeden vakfın mûtat giderlerinden geriye kalanın 1/10'u, bazı medreselerde ise ilave olarak muhtelif miktarkarda buğday da verilecektir.

Medreselerde müderristen sonraki öğretim elemanı olan muid, müderrisin dersinde hazır bulunmak daha sonra talebelere daha iyi anlaşılması için dersi tekrar etmek (iade) müzakere ve takrir için de sabah ve akşam onlarla beraber olmakla yükümlüydü. Her medresede bir müderris bulunduğu halde, muidlerin sayısı medresenin büyüklüğüne, talebenin sayısına göre değişmekteydi. Çoğunluğunda bir muid görevli olmakla birlikte Sivas Burûciye'de üç, Sâhibiye'de biri Şâfiî, diğeri Hanefî olmak üzere iki muid bulunmaktaydı. Amasya Halifet Gazi'de ise müderris ve talebelerle birlikte muidin de Hanefî olması şart koşulmaktadır. koşulmaktadır. Muidlerin yıllık ücretleri 240 ile 600 gümüş dirhem arasındaydı. Amasya Gök Medresede ise 10 müd buğday verilecektir. Ayrıca Sivas Sâhibiye'de bütün öğretim ve eğitim kadrosundakilerin birbirlerini ayırt edici özelliklere sahip kıyafetleri olması istenmektedir.

Cacaoğlu Nûreddin'in Kırşehir'deki medresesinde fakihleri tertip eden ve onlara verilecek aylık harçlıklarını hazırlayan bir nakip adı verilen bir yardımcı daha bulunmaktaydı. Sivas Sâhibiye'de ise muidler ve fakihlerle birlikte müderrisin dersine katılır ve ders başlamadan önce bir miktar Kur'an okunduktan sonra dua ederdi. Onun da diğerleri gibi ayrı kıyafeti vardı.

Kırşehir Emîri Cacaoğlu Nûreddin'in Kırşehir'de yaptırdığı medresede klasik medrese eğitiminin yanı sıra çocuklara da eğitim verilmekteydi. Bu sıbyan eğitimine diğer medrese vakıflarında rastlanmamaktadır. Dindar bir fakihe vâkıfın evladına ders vermesi ve medresenin mescidinde beş vakit imamlık yapması için yıllık 1000 gümüş dirhem verilmesi şart koşulmaktadır. Yine salih ve dindar olan diğer bir muallim yetim çocukları ve ihtiyaç sahibi fakir çocukları karşılıksız okutacak okutacak, ona da yıllık 240 dirhem verilecektir. Çocukların her birine ise okumalarını ve devam etmelerini teşvik için her gün 5 bakır fels tahsis edilmiştir.

Büyük Selçuklular'ın Nizamiye medreselerinde ilkelerini belirlediği İslam eğitim sisteminin Selçuklu Türkiyesi'nde de devam ettiği görülmektedir. Yani eğitimin esasını Sünnî İslam fıkhı (hukuku) oluşturmaktadır. Böyle olmakla birlikte vakfiyelerde medreselerde okutulan dersler ve program hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak tayin edilen/edilecek müderriste aranan vasıflar dolayısıyla ve öğrencilerle ilgili verilen bazı bilgilerden hareketle okutulan derslerin mahiyetini tespit veya tahmin etmek mümkün olmaktadır. Nitekim Sivas Sâhibiye vakfiyesinde medresenin şer'î ilimlerle fıkıh ve hilaftan dinî hükümlerin tahsili için mesken kılındığı ifade edildikten sonra müderrisin de mezhebinin (Şâfiî) şer'î hükümlerini, fıkıh usulünü ve hilafın inceliklerini bilen birisi olması gerektiği şart koşulmaktadır. Keza Halifet Gazi'de müderrisin fürû ve usulde Hanefîliğe göre fıkıh dersi vermesi, öğretmesi ve anlatması şart koşulmuştur. Sivas Sâhibiye'de dört sınıfa ayrılan öğrencilerin de her sınıf sonunda belirli usullerle İslam (Şâfiî) fıkhına enine boyuna vâkıf olacakları anlaşılmaktadır.

Müderrislerin ayrıca fıkhın kaidelerinin ve uygulamasının metodolojisini ihtiva eden usulde, tatbikî fıkha ait kaidelerle konulmuş hükümlerin sistemli bir şekilde tasnif ve tedvini olan fürûda ve hilaf yani ulema ve müçtehitler arasında ihtilafa sebep olan bir şer'î hükmü, karşı çıkanların taarruzundan koruyup delilleriyle muhafaza etmede ileri seviyede olmaları istenmektedir. Buradan hareketle talebeye de bu ilimler ile bunlara esas olan Kur'an, tefsir, hadis, fıkıh, akait gibi şer'î/naklî ilimlerin okutulduğunu söylemek mümkündür.

Aklî/müspet ilimlerin okutulduğuna dair ise vakfiyelerde ve diğer kaynaklarda pek bilgiye rastlanmamaktadır. İstisna teşkil eden tıp eğitimi veren ve hasta tedavi eden dârüşşifalar burada genel medrese eğitimine dahil edilmemiştir. Selçuklu medreselerinde müspet ilimlerin okutulmamış olmasından bu ilimlerle meşgul olunmadığı, ilim adamı yetiştirilmediği ve eser yazılmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Bilakis medreselerde İslam fıkhı üzere müderrislik de yapan bazı ilim adamlarının aynı zamanda astronomi, coğrafya, tıp vb. alanlarda eser yazdıkları, talebe yetiştirdikleri de bilinmektedir. Bu sebeple bu ilimlerle meşgul olmayı ve talebe yetiştirmeyi medrese eğitimiyle sınırlamak doğru bir yaklaşım değildir. Müspet ilimlerle ilgili eğitimin medrese dışında müstakil devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu duruma Sivas Sâhibiye'de müderrislik de yapan Kutbüddîn-i Şîrâzî örnek verilebilir. Şîrâzî'nin medrese talebesi dışında kırk kişilik bir öğrenci grubuna ders ve burs verdiği kaydedilmektedir ki muhtemelen medrese programında bulunmayan müspet ilimlerle ilgili dersler vermekteydi.

Bazı büyük medreselerde kütüphane ve bundan sorumlu olan hâzinülkütüp bulunmaktaydı. Konya Altun-aba Medresesi vakfiyesinde kütüphane hizmetiyle ilgili ayrıntılı bilgi verilmektedir. Mütevellî ve nâzır her yıl vakıf gelirlerinden tahsis edilen 100 dinarla ihtiyaç olan kitapları satın alıp vakfetmekle de görevliydi. Hâzinülkütüp ödünç alacakları kitabın değeri karşılığı olan parayı ödemeleri şartıyla isteyenlere kitap verebilirdi. Alınan para kitap geri getirildiği zaman iade edilmekteydi. Kırşehir Cacabey Medresesi'nde ise vâkıfın azatlısı olan Seyfeddin Sungurca medreseye vakfedilen kitapları muhafaza etmek, her hafta perşembe ve pazar günleri kütüphaneyi açık tutmak, medrese mensuplarıyla dışarıdan kitap isteyenlere güvenilir rehin karşılığında kitap vermekle mükellefti. O aynı zamanda medresede imamlık ve vâkıfın türbesinde türbedarlık yapmaktaydı. Üç vazifeyi birlikte yürüten bu görevliye yılda 360 dirhem verilmekteydi. Keza Erzurum Burûciye'de hızânetülkütüp ve Sivas Sâhibiye'de hâzinü dâri'l-kütüb unvanlı kütüphaneden sorumlu personel bulunmaktaydı.

Fakih, Selçuklu Türkiyesi'nde genelde medrese öğrencisini ve özellikle ileri seviyede olanı ifade etmekteydi. Şer'î ilimleri tahsil ederler, iki muid ile birlikte sabah ve akşam müzakere ve takrirde bulunurlardı. Fakihlerin hangi mezhebe mensup olacakları konusu müderrise nispetle daha esnekti. Nitekim fakihlerin Hanefî olması istenen Amasya Halifet Gazi haricindeki medreselerde bir şart ileri sürülmemiştir. Konya Altun-aba'da talebenin Hanefî veya Şâfiî, Konya Karatay'da ise dört Sünnî mezhepten herhangi birine mensup olabileceği ifade edilmektedir.

Müderrislik menşurlarındaki tavsiyelere göre, fakihlerin fazla cedele kapılmaması, derslerinde tembellik ve hocalarına saygıda kusur etmemeleri, onları babalarından daha aziz tutmaları istenmektedir. Sivas Sâhibiye'deki öğrencilerle ilgili hususlar daha ayrıntılıdır. Bekâr öğrenciler gece-gündüz medresede kalırlar, evli olanlar ise haftada en az iki gece medresede kalmak zorundaydılar. İmamlığın şartlarını taşıyanlarından biri cemaatle namaz kıldırırdı. Ayrıca müderris, iki muid ve nakip gibi fakihlerin de ayırt edilmelerini sağlayan ayrı kıyafetlerinin olması şart koşulmuştu.

Medreselerde öğrenci mevcudunun medreseden medreseye ve vakfının maddi gücüne göre değiştiği anlaşılmaktadır. Keza öğrencilerin ayrıldığı sınıf sayısında ve öğretim süresinde de bir standart yoktur. Konya Altun-aba'da üç sınıf bulunmakta, birinci sınıfta başlangıç seviyesinde yirmi müteallim, orta seviyedeki ikinci sınıfta on beş mütefakkih ve üçüncü sınıfta ise sonuç çıkarabilen üç fakih bulunmaktaydı. Vâkıf beş yıl medresede okuduğu halde tembellik eden ve derslere düzenli katılmayan fakihlerin medreseden çıkarılmasını şart koşmuştur. Amasya Halifet Gazi'de iki sınıfta on iki, Erzurum Burûciye'de otuz, Cacaoğlu'nun Kırşehir'deki medresesindeki dört sınıfta (7+7+7+3) olmak üzere toplam yirmi dört fakih mevcuttu. Bu medresenin son sınıfındaki üç fakih mazeretleri dışında medresede yatıp-kalkmak zorundaydılar. Ayrıca fakihlerin beş yıldan fazla medresede kalamayacakları, bu süre dolunca istihkaklarının kesileceği ve onun yerine gelene verileceği ifade edilmektedir. Cacaoğlu'nun İskilip'teki medresesinde ise üç yıllık öğretimde 11 (4+4+3) fakih bulunmaktadır.

Sivas Sâhibiye'de beşer kişilik dört sınıfta toplam yirmi fakih eğitim görmekteydi. Bu medresede birinci sınıflar (mübtediîn) başlangıç seviyesinde olanlardır. İkinci sınıflar (muvassıtîn) henüz ilmî tartışma seviyesinde olmayıp meselelere nüfuz etmeye başlayanlardır. Üçüncü sınıf ise fıkıhta ilerlemiş kişilerdir. Dördüncü sınıflar meseleleri tasavvurda, bir meseleyi delilleriyle ispat etmede ileri seviyede seçkin kişilerdir. Dördüncü sınıf fakihleri aynı zamanda (daha aşağı seviyede oldukları anlaşılan) müteallimlere ve iddia, istidlal ve münazara ehlinden olanlara fıkıh kitaplarını şerhedenlerdir.

Medreselerdeki öğrenci mevcudunun azlığı dikkat çekicidir. Bu mevcut on ile otuz sekiz arasında değişmektedir. Konya, Sivas, Kayseri gibi merkezî şehirlerde aynı zamanda açık olan çok sayıda medrese bulunduğundan buralarda eğitim gören öğrenci mevcudunun o zaman için önemli bir yeküne ulaştığı (200 civarı) dikkate alındığında bu mevcutların makul olduğu anlaşılmaktadır.

Nizamiye medreseleriyle yaygınlaşan ve devam eden uygulamaya göre, Selçuklu Türkiyesi'nde de öğrencilerin iaşe ve ibatesini temin etmekle yani medresede kalma imkânının sağlanmasıyla yetinilmeyip bugünkü ifade ile burs da (harçlık) verilmekteydi. Bu miktar vakfın gelirlerine ve öğrencinin sınıfına göre aylık 5 ile 20 dirhem arasında değişmektedir. Sivas Sahibiye Medresesinde ilave olarak günlük 3'er ûkıyye ekmek verilmektedir. (bk. Nizamiye Medreseleri).

Diğer medreselerden farklı olarak Kırşehir'deki Cacabey Medresesi'nde ise yüksek öğretimle birlikte mevcudu belirtilmeyen çocuklara da eğitim ve teşvik için günde 5'er bakır fels verilmesi şart koşulmuştur.

Her vakıf müessesesinde olduğu gibi medreselerde de mekânının ve gelirlerinin durumuna göre sayısı değişen mütevellî, nâzır, müşrif, câbî gibi idarî görevliler ile bevvâb, ferraş, mimar ve usta gibi personel bulunmaktaydı. Bunlar medrese ile varsa ortak vakfiyeye dahil edilen cami, türbe, dârüzziyâfe gibi diğer vakıfların idarî işlerini görmekte ve hizmetlerini ifa etmekteydiler. Ayrıca medresenin mescidi veya vakfiyeye dahil edilen vâkıfa ve ailesine ait türbe vakfı varsa, burada imam, hatip, müezzin, duahan veya hafızlar görevlendirilmiştir. Bu personel eğitim öğretim faaliyetiyle doğrudan ilgili olmadığı için vakfiyelerde onlarla ilgili verilen bilgiler değerlendirilmemiştir.

Kaynakça

Ankara Etnografya Müzesi. Vakfiyeler. nr. 25.

Baykara, Tuncer. Türkiye Selçukluları Devrinde Konya. Ankara 1985.

Bayram, Sadi – Karabacak, A. Hamdi. “Sahib Ata Fahreddin Ali’nin Konya İmareti ve Sivas Gök Medrese Vakfiyeleri” . Vakıflar Dergisi. 13 (1981), s. 31-69.

İnalcık, Halil. “Osmanlı Metrolojisine Giriş”. çev. E. B. Özbilen. Türk Dünyası Araştırmaları. 73 (1991), s. 21-49.

İzmirlier, Yılmaz. Anadolu Selçuklu Paraları. İstanbul 2009.

Keleş, Mahmut Recep. Kutbüddîn-i Şirâzî: Selçuklu Dönemi Anadolu’da Bilimin Güneşi. İstanbul 2018.

Kucur, Sadi S. “Sivil Toplum Açısından Selçuklu Türkiyesi’nde Vakıflar”. Vakıf ve Sivil Toplum, 11 Mayıs 2016, Ankara, Bildiriler. haz. F. Başar. Ankara 2017, s. 65-74.

a.mlf. Sivas, Tokat ve Amasya’da Selçuklu ve Beylikler Devri Vakıfları -Vakfiyelere Göre-. Dr.T, Marmara Üniversitesi, 1993.

Temir, Ahmet. Kırşehir Emiri Caca Oğlu Nur el-Din’in 1272 Tarihli Arapça-Moğolca Vakfiyesi. Ankara 1989.

Turan, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti. İstanbul 2009.

a.mlf. “Selçuklu Devri Vakfiyeleri III: Celâleddin Karatay, Vakıfları ve Vakfiyeleri”. Belleten. 12/45 (1948), s. 17-171.

VGMA. Vakfiye Defteri. nr. 592, s. 49, sıra nr. 45.

VGMA. Vakfiye Defteri. nr. 604, s. 67-73, sıra nr. 90.

Yinanç, Refet. “Selçuklu Medreselerinden Amasya Halifet Gazi Medresesi ve Vakıfları”. Vakıflar Dergisi. 15 (1982), s. 5-22.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/selcuklular

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

SELÇUKLULAR (1040-1308)

İlk müslüman Türk hanedan ve devletlerinden.

Madde Planı

Bölüme Git

    a) Irak Selçukluları

    b) Suriye Selçukluları

    c) Kirman Selçukluları

    d) Anadolu Selçukluları