A

HALK KİTAPLARI

Halka yönelik eğitici, bilgilendirici kitaplar.

  • HALK KİTAPLARI
    • Hatice K. ARPAGUŞ
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 25.05.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/halk-kitaplari
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    HALK KİTAPLARI
HALK KİTAPLARI

Halka yönelik eğitici, bilgilendirici kitaplar.

  • HALK KİTAPLARI
    • Hatice K. ARPAGUŞ
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 25.05.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/halk-kitaplari
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    HALK KİTAPLARI

Osmanlı toplumda okuma yazma oranı hakkında bugünün şartlarına uygun herhangi bir veri ya da sayısal bilgi yoktur. Ancak, başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere, bazı kitapların (mevlit, ilmihal, dua kitapları, manzum şiir kitapları vb.) yaygın bir okuma çevresine mazhar olduğu da bilinmektedir.

Halka etkisi ve şifahî kültür içindeki konumu açısından Osmanlı toplumunun en önemli eğitim kurumu olan medresede üretilen bilginin dönüşümü ve toplum tabanına inmesi veya etki etmesinin nasıl gerçekleştiği bilinmesi gereken bir husustur. Medrese müderrisleri tarafından kaleme alınan eserler ve özellikle cami merkezli eğitim faaliyetleriyle gerçekleştiği söylenmelidir. Osmanlı toplumunda halk kitaplarının çeşitliliği ve geniş yelpazeye yayılması, bu eserlerin kendi içinde belli tasniflere tâbi tutularak ele alınmasını gerektirmektedir. Osmanlı tedris geleneğinde mekân merkezli medreseler ve mektepler dışında mekânın önceliği bulunmayıp, insanların veya öğrencilerin toplu bulunduğu yerlerde de ders ve sohbet halkası olduğu bilinmektedir. Bu tür yerlerde yetişen birçok isim bulunmakla birlikte bunlar arasında Kâtip Çelebi, Muallim Cevdet ve hatta Ahmed Cevdet Paşa gibi isimlerden de bahsedilebilir. Mektep dışı yaygın eğitimle alakalı olarak Osman Nuri Ergin kendi dönemini esas alarak askerî ve sivil mektepler açılmadan önce devleti idare edenlerin de dahil olduğu büyük çoğunluğun hangi mekteplerden ve nasıl yetiştiğinin merak konusu olduğunu dile getirdikten sonra konuya dair şu bilgileri vermektedir: İnsanlar o dönemlerde gazete ve mecmua, gece dersleri, halk dershaneleri ve dil kursları gibi örgün bir eğitim kurumuna gitmeksizin kendilerini yetiştirmelerine imkân verecek mekânlara sahiptir. Bu kurumların adı Frenkler'in otodidakt dedikleri ve dilimize kendi kendine eğitim ve öğretim yapmış, hocasız âlim, mektepsiz münevver denilen kişilerin yetişmesine imkân sağlayan yerlerdir. Bu tür mekânların Osmanlı eğitim ve kültür hayatında önemli etkileri ve konumları bulunmakta olup bunlar da camiler, tekkeler, hükümet daireleri, kütüphaneler, zenginlerin ve vezirlerin konakları ile âlimlerin ve mütefekkirlerin konakları şeklinde sıralanabilir. Ancak halk söz konusu olduğunda bu tür yerlerin cami, tekke, zaviye ile köy odası veya ev ve oda sohbetleri ile kıraathaneler (kahvehaneler) şeklinde sınırlanması mümkündür. Bunlar içinde halka en geniş çerçeveden hizmet eden camilerin Osmanlı eğitim ve kültür hayatındaki önemli bir yeri vardır (bk. Cami).

Bahsi geçen yerlerde bazı belli başlı eserler genelde okuma yazma bilen bir kimse tarafından zaman zaman okunması çok yaygındı. Osmanlı medreselerinde kitap merkezli dersler esas olduğu gibi bu tür yerlerde de bir kitaba başlanarak her oturumda ondan birkaç varak okunması ve okunan kısımların daha anlaşılır hale gelmesi için açıklamalar yapılması tarzında bir yöntem takip ediliyordu. Bu eserler incelendiğinde bir kısmının okunan değil dinlenen eser şeklinde telif edildiği, bu yaklaşımın konu ve anlatım yanında üslup ve dilin kullanılmasına net bir şekilde yansıdığı da dikkat çekmektedir. Bundan ötürü kitapların anlatımı sırasında dinle ya da işit gibi tavsiyelerin yer aldığı dikkati çekmektedir. Mesela Ahmediye'de bölüm başlıklarının çoğunda müellif kendine hitaben "Söyle Ahmed..." şeklinde başlamaktadır. Muhammediye de "İşit aydam..." ya da "İşit imdi...", veya "Dinle..." şeklindeki hitaplara sık sık yer vermektedir. Bu açıdan Osmanlı'nın son döneminde kaleme alınan ders kitapları ile bu tür eserler mukayese edildiğinde aralarında ciddi farklılıkların bulunmasının temel sebebi kitap telifindeki amacın farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda kitapların durumları incelendiğinde sistemli anlatım ve bölümlemenin birincil hedef olmadığı, konuların salt bilgiyi sunmaktan ziyade duyguları harekete getirecek tarzda yazılması, sistemli olarak konunun anlatılmasını gerektirmemiş görünmektedir. Bunun yerine sembolik dilin bütün nitelikleri kullanılmış ve konular anlatılırken bütünlüğü korumak, belli esasları takip etmek gibi sınırlamalar dikkate alınmaksızın şifahî kültüre hizmet edecek tarzda çağrışımlar çerçevesinde meseleler ele alınmıştır. Bu bağlamda dikkate alınması gereken bir diğer husus da nazmın ve şiirin akılda kalmayı kolaylaştırması yanında insanın zihin ve duygu dünyasını harekete geçirip daha etkili olması, eserlerin büyük bir kısmının bu tarzda kaleme alınmasına veya meselelerin anlatımında sık sık beyitlerle konunun desteklenmesi ve zenginleşmesine sebebiyet vermiş görünmektedir. Yine bu amaçla eserlerin didaktik ve öğrenmeyi ya da akılda kalmayı temin edecek şekilde muhtasar hale getirilmesi gibi yollara da müracaat edilmiştir. Diğer bir anlatım tarzı da istenilen davranışın temininde örneklik oluşturması ve kişiyi davranışa yönlendirmesi açısından kıssa ve hikâyelere müracaat edilmesi şeklinde olmuştur.

Aslında Osmanlı'nın da içinde bulunduğu İslam toplumlarında kitap denilince ilk akla gelenin Kur'an-ı Kerim olduğu aşikârdır. "Kur'an-ı Kerim'in tilaveti ve gerektiğinde ezberlenmesinin birincil bir hedef olduğu bilinmektedir. Tefsir faaliyeti açısından da Yâsîn, Mülk (Tebâreke), Amme cüzü, Âyetü'l-kürsî, Fâtiha ve İhlâs sûrelerini konu alan sûre tefsirlerinin halka yönelik kitaplar arasında yer aldığı söylenebilir. Baştan sona bütün bir tefsirin halka yönelik derslerde okunması ya da halkın tamamını dinleyecek tarzda bir faaliyet içerisinde bulunulması dönemin şartları açısından pek mümkün görünmemektedir. Bu açıdan sûre tefsirlerinin ilk planda zikredilmesi gerekmekle birlikte çok yaygın ve etkin olan Zemahşerî, Nesefî, Fahreddin Râzî ve Kadî Beyzâvî tefsirleri dışında doğrudan halka etki ettiği düşünülen eserler de vardır. Bu konuda Mâverâünnehir ulemasından Ebü'l-Leys Semerkandî'nin (ö. 983) ismi dikkat çekmektedir. Nitekim onun eserleri dinî konuların hepsinde olduğu gibi tefsirde de tercümeleri ve metniyle etkili olmuştur. Bundan başka özellikle halka yönelik eser ve çalışmalarda etkisi olduğu kabul edilen müfessirler ve tefsirleri arasında Begavî'nin (ö. 1122) Meâlimü't-Tenzîl'i, Hâzin'in (ö. 1340) Lübâbü't-Te'vîl'i, Ayıntâbî Mehmed Efendi'nin (ö. 1699) Tercüme-i Tefsîr-i Tibyân'ıdır (Bu tefsir de Ezdî'nin [ö. 1301] et-Tibyân Tefsîri'l-Kur'ân ile Kadî Beyzâvî'nin Envârü't-Tenzîl'inin her ikisini birden esas alan bir tercümedir). Bundan başka İsmâil Hakkı Bursevî'nın Rûhu'l-Beyân tefsiri de Bursa Ulucamii'nde verdiği vaazlardan oluşmaktadır.

Okuma sırasında Kur'an-ı Kerim'in ardından hadisin geldiği, sonra kırk hadis ezberleme türü faaliyetlerin önemli olduğu belirtilebilir. Hadis ve sünnet anlayışı da genellikle Hz. Peygamber sevgisini merkeze alan siyer kitaplarıyla birlikte mütalaa edilirdi. Camilerde ise dinî-ahlakî içerikli konuşmalara dayanak teşkil eden vaaz ve nasihat kitapları öncelikli gelir. Bunların halka hitapta istifade edilen eserler olmaları onların ikincil kaynak olarak nitelendirilmelerine sebebiyet vermektedir. Bu kategori altında etkin ve yaygın olanlar içinde genelde Osmanlı öncesi dönemde kaleme alınanların başat rol oynadıklarının altının çizilmesi gerekir. Bunun en önemli sebebi Osmanlı'nın, İslam düşüncesinin kültürel mirasını devam ettirmesi ve başlangıçta oluşan kitap ihtiyacını karşılamada gelenekten istifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Ebü'l-Leys Semerkandî'nin (ö. 983) Tenbîhü'l-Gâfilîn adlı çalışması ile Bustânü'l-Ârifîn isimli eseri zikredilebilir. Diğer bir kitap da İmamzâde'nin (ö. 1177) Şir'âtü'l-İslâm'ı ve onun üzerine yazılmış şerh ve haşiyeleridir ki bu durum eserin hem metin olarak hem de şerhleriyle etkinliğini ve yaygınlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Gazzâlî'nin (ö. 1111) Kimyâ-yı Saâdet, Minhâcü'l-Âbidîn ve Bidâyetü'l-Hidâye gibi eserleri de bu babda sıralanacaklar arasında yer almaktadır. Abdurrahman Safûrî'nin (ö. 1489) Nüzhetü'l-Mecâlis'i de yazmaları dikkate alındığında Osmanlı havzasındaki eserler arasında yer aldığı söylenebilir. Bunlara Osmanlı döneminde kaleme alınan Hopalı Osman Efendi'nin (ö. 1825) Dürretü'n-Nâsihîn adlı eseri de eklenmelidir.

İkinci kategoriyi dinî-tasavvufî ahlakî eserler oluşturmakta olup yukarıda nakledilen Gazzâlî'nin eserleri aslında bu başlık altında da yer almaya müsaittir. Mevlevî tarikatlarında ve zaman zaman camilerde de okunan eserlerden biri Mevlânâ'nın (ö. 1273) Mesnevî'sidir. Bir diğer eser de Osmanlı dönemine tekabül etmekte olup Eşrefoğlu Rûmî'nin (ö. 1469-70 [?]) Müzekki'n-Nüfûs'udur. Bundan başka Osmanlı düşüncesinde oldukça etkin isimlerden biri olan Birgivî'nin (ö. 1573) Tarîkatü'l-Muhammediyye'si de bu babda ele alınması gereken eserler arasındadır. Söz konusu çalışma hem kendisi hem de şerhleriyle birlikte Osmanlı'dan günümüze bir yönden halka diğer taraftan da ulemaya etki edecek şekilde gelmiştir. Bu kategoride zikredilmesi gereken bir diğer eser de Erzurumlu İbrâhim Hakkı'nın (ö. 1780) ansiklopedik eseri Mârifetnâme'dir. Bu çalışma normal şartlarda halk eseri konumunda bulunmasa da "Başta hak şerleri hayr eyler…" diye başlayan kısımları yanında "Hüdâ rabbim…" diye başlayan akait konularını içeren bölümler ile dinî-ahlakî şiirleri halk üzerinde etkin olmuştur.

Üçüncü kategori olarak da ilmihal kitaplarından bahsedilmesi gerekmekte olup bütün eserler gündelik hayatı tanzim edecek bilgiler manzumesini bir araya getirmektedir. Kitapların mukaddimelerinde halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere dil olarak genellikle Türkçe'yi tercih ettikleri ifade edilmektedir. Bunlardan öne çıkan isimler arasında Kutbüddin İznikî'nin (ö. 1418) Mukaddime'si, Abdurrahman Aksarâyî'nin (ö. 1543'ten sonra) İmâdü'l-İslâm'ı, Birgivî'nin Vasiyetnâme'si ve üzerine yazılan şerhlerle Mızraklı İlmihal'den bahsetmek mümkündür. Akait konularını merkez alanlar arasında da Ebû Hanîfe'nin (ö. 767) Fıkhu'l-Ekber ve şerhleri, Ali Ûşî'nin (ö. 1179 [?]) Emâlî Manzumesi ve şerhleri, Hızır Bey'in (ö. 1459) Kasîde-i Nûniye ve şerhleri ile âmentü şerhleri zikredilebilir. Bunlardan Fıkhu'l-Ekber ve Emâlî Manzumesi Osmanlı öncesi dönemde kaleme alınmış olmakla birlikte üzerine yazılan şerh ve haşiyeleriyle Osmanlı döneminde de etkinliğini devam ettirmişlerdir. Bir de yine bir tür gibi algılanmaya müsait olmakla birlikte akılda kalmayı kolaylaştıracak şekilde düzenlenmiş "otuz iki farz" ya da "elli dört farz" adı altındaki eserleri de bu başlık altında zikretmek gerekmektedir. Bunların bir kısmı müstakil kitap şeklindeyken bir kısmı da ilmihal kitaplarının bir bölümü gibi telif edilmişlerdir.

Dördüncü kategoriyi de peygamber sevgisini merkeze alacak şekilde kaleme alınmış eserler oluşturmaktadır. Osmanlı-Türk havzasında peygamber sevgisi halkta çok etkin ve yaygın bir husus olduğundan hem bu bağlamda müstakil eserler yazılmış hem de nübüvvet konuları gündeme geldiğinde anlatım Hz. Peygamber'in konum ve durumundan ziyade onun sevgisini ön plana çıkaracak anlatıma dönüşmüştür. Bu alanda ilk planda Süleyman Çelebi'nin (ö. 1422) Mevlid'i/Vesîletü'n-necât'ı zikredilebilir. Ancak mevlidin tören havasında icra edilmesi ve büyük oranda duygu ve müzikal yönleri vasıtasıyla dinleyenlere etki etmesi onun kitap kategorisi altında değerlendirilmesini ikinci plana bırakmaktadır. Onun kitap şekli olmakla birlikte etkisi şifahî olduğundan şifahî kültür açısından ele alınabilir. Bu kategorideki kaynaklar da yine kendi içinde tasnif edilecek tarzda birden farklı şekillerde kaleme alınmışlardır. Birisi doğrudan Hz. Peygamber'in hayatını konu edecek tarzda olanlardır ki mesela Darîr'in (ö. XIV. yüzyılın ikinci yarısı) Sîretü'n-nebî'si bunlardandır. Diğer önemli ve etkili eserler de Yazıcıoğlu Mehmed'in (ö. 1451) manzum Muhammediye'si ile kardeşi Ahmed Bîcan'ın (ö. 1466'dan sonra) aynı eserin mensur halini oluşturan Envârü'l-Âşıkîn adlı çalışması olup bu tarz kitaplar da dünyanın yaratılışından başlayıp kısa bir peygamberler tarihinden Hz. Peygamber'in doğumuna doğru geçecek şekilde konuları ele alırlar. Bunlar aynı zamanda vahdet-i vücut düşüncesinin halka indiği eserler arasında bulunduklarından dünyanın yaratılışından peygamberler tarihine geçerken konuları Hz. Peygamber merkezli olarak anlatmaktadırlar. Bu çerçevede diğer bir örnek de Diyarbekirli Ahmed Mürşidî Efendi'nin (ö. 1760-61) Pend-i Ahmediye'sidir. Bu kategori içine girecek diğer bir çeşit de delâil adı altında Hz. Peygamber'in hayatını, onun ahlakı ve meziyetlerini ön plana çıkaracak tarzda yazılan eserlerdir. Bunlar içinde de Kadî İyâz'ın (ö. 1149) eş-Şifâ adlı eseri ile Kastallânî'nin (ö. 1517) Mevâhibü'l-Ledünniye'si zikredilebilir.

Beşinci kategoriyi de dua ve salavat kitapları oluşturmaktadır. Bu tür eserler günlük hayatta okunacak dua ve salavatları toplamakta olup büyük bir kısmının tarikatlarla bağlantılı olduğu görülmektedir. En önemlileri arasında Osmanlı coğrafyası dışında kaleme alınmakla birlikte günümüze kadar etkisini devam ettiren Cezûlî'nin (ö. 1465-66) Delâilü'l-Hayrât adlı eseri ile bunun üzerine yazılmış şerhleri gelmektedir. Yazarı tam olarak bilinmeyen ancak Kara Dâvud olarak meşhur olan şerhi ise dua kitabı hüviyetinden ziyade peygamber sevgisini işleyen hacimli bir eser konumundadır.

Altıncı kategoride de millî kahramanlık duygularına hitap eden Muhammed Hanefî Cengi, Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Köroğlu gibi cenk veya destan kitaplarından da bahsetmek mümkündür. Bunlar da toplum katmanları içinde dinî duygunun güçlenmesi, teşvik unsuru olması, düşmana karşı birlik olma ve güçlenme gibi bazı dinî duyguları harekete geçirme işlevleri bulunmaktadır. Bunun dışında Leylâ ile Mecnun, Ferhad ile Şîrin ve Kerem ile Aslı gibi aşk hikâye ve masallarının kaleme alındığı edebî eserler de mevcut olup bunlar da bir yönüyle dinî edebiyat olarak isimlendirilebilir. İslam büyüklerinin veya mutasavvıfların menkıbeleri de aynı şekilde ele alınabilir. Bundan başka halk arasında yaygın, müzikal formlarda okunup ezberlenen ve dilden dile dolaşan bazı destanlar da söz konusudur. Ancak bu tür eserler yukarıdaki tasniflerden muhteva açısından farklılaşmaktadır. Konuların doğrudan dinî muhtevayı içermemesi yanında tamamıyla şifahî tarzın hâkimiyetinde bulunması onların kitap veya yazılı form olarak değerlendirilmelerini zorlaştırmaktadır. Bu sebeple bu tür eserlerin dinî konuların edebiyat formunda işlenmesi ve doğrudan şifahî olması açısından ele alınmaları daha isabetli bir değerlendirme olabilir.

Burada sıralanan eserleri doğrudan halkın okuduğu kitaplar olarak nitelendirmek zordur. Osmanlı toplumunda okuma yazmanın halk katmanlarından hayli düşük seviyelerde olduğu kaydedilmektedir. Ancak bu durum onların kitaba ulaşamadığı anlamına gelmez. Kitap toplum nezdinde okunan değil dinlenen konumdadır. Bu belirleyici sebep kitapların telifinde anlatım tarz ve üslubu yanında muhtevada da kendini hissettirmektedir.

Kaynakça

Arpaguş, Hatice K. Osmanlı ve Geleneksel İslâm. İstanbul 2014.

a.mlf. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları. İstanbul 2015.

a.mlf. “Osmanlı Geleneksel İslâm’ının Temel Kaynakları: İlmihâl ve Akâid Eserleri”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi. sy. 14/28 (2016), s. 327-276.

Ergin, Osman [Nuri]. Türkiye Maarif Tarihi. C. I-V, İstanbul 1977

a.mlf. Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi. İstanbul 1937.

Ong, Walter. J. Sözlü ve Yazılı Kültür. çev. S. Postacıoğlu Banon. İstanbul 1995.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/halk-kitaplari

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

HALK KİTAPLARI

Halka yönelik eğitici, bilgilendirici kitaplar.

Önizleme