A

İNSAN

İnsan.

  • İNSAN
    • Mehmet GÖRMEZ
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 07.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    İNSAN
İNSAN

İnsan.

  • İNSAN
    • Mehmet GÖRMEZ
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 07.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    İNSAN

a) Kavram: Sözlükte insan "alışmak, uyum sağlamak, ünsiyet kurmak" anlamındaki ins/üns kökünden gelmektedir. Enes "insanla iyi geçinmek", enis "dost, arkadaş" demektir. Teennüs ise "insan olmak" anlamı taşır. Ancak bu ünsiyetin anlamı insana yüklenen mânaya göre değişiklik arzetmiştir. Arapça'da göz bebeğine insânü'l-ayn denilmiştir. Buna göre insana "insan" denilmesi, onun varlık ve kâinatın odak noktası, "göz bebeği" olmasından kaynaklanır, denilebilir. Râgıb İsfahânî, ins kelimesini cinnin zıddı, zuhur yani görülen varlık, üns kelimesini ise nüfûr yani kaçmak ve nefret etmek sözcüğünün zıddı olarak "ülfet" ve "muhabbet" mânasına geldiğini ifade ederken, varlık, tabiat ve insanla birlikte bir uyum içinde yaşayabilmesi kabiliyeti sebebiyle insana bu ismin verildiğine dikkat çekmiştir. İbn Haldun da insanın ünsiyet yönünü dikkate almış ve "el-insânü medeniyyün bi't-tab'i" diyerek, insanı "tabiatı, yaratılışı itibariyle medenî, sosyal bir varlık" olarak tarif etmiştir.

İnsanın ıstılahta farklı özellikleri dikkate alınarak çok sayıda tanımı yapılmıştır. Bazıları biyolojik eksenli bir tanım yaparken bazıları da yaratılış eksenli tanımlamalar yapma cihetine gitmiştir. İnsanı değer ve ahlak eksenli tanımlayanlar olduğu gibi evren ve kâinat eksenli bir tanımlamayı tercih edenler de olmuştur. İnsanın kendisini merkeze alanlar olduğu gibi Tanrı eksenli tanımlama yapanlar da mevcuttur. Bazıları da insanı, sahip olduğu akıl, irade, özgürlük ve bilgi edinme hasleti üzerinden tanımlamışlardır.

 İnsana yönelik bu yaklaşımları üç grupta toplamak mümkündür: Birincisi, dinlerin ve inanç sistemlerinin yaptığı tanımlardır. Bu tür tanımlar, insanın değeri, gayesi ve evrendeki yerini anlamlandırmayı esas alarak hayatı, ölümü ve ölüm sonrasını dikkate almışlardır. İkincisi, felsefî düşüncelerin ortaya koyduğu insan tanımlarıdır. Bunlar da insanı, diğer canlılardan ayıran temel özellikleri üzerinden yapılmaktadır. Bilen, düşünen, akleden, konuşan, özgürlük ve irade sahibi varlık olarak insan tanımı, felsefî tanımların temelini oluşturmuştur. Üçüncüsü, bilimin çeşitli dallarıyla yapılan farklı tanımlardır. Biyoloji, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerin her birinin, farklı insan tanımları söz konusudur. Bu tanımlar daha çok, insanın fizikî ve ruhî varlığını, bireysel ve toplumsal boyutlarını esas almıştır. XX. asırda insan felsefesi, bir disiplin olarak doğmuş, insanın sosyal çevre, kültür ve tarih ile ilişkisini ele almış ve bu ilişkilerin izlerini, insanın davranışları üzerinden incelemiştir. Dahası felsefeyi, bilimi ve dini birlikte ele almayı ve bütün tanımları birleştirmeyi hedeflemiştir.

Dinlerin ve inanç sistemlerinin tanımları ele alındığında insan; Çin, Hint, Mezopotamya ve Afrika medeniyetlerindeki inanç sistemlerinde farklı tanımlanmış, semavî-ilahî dinlerde ise daha farklı ele alınmıştır. Afrika inançlarında insan, Tanrı ve ruhların arasına konumlandırılmış, Tanrı ile muhatap, âlem içre bir varlık olarak tasavvur edilmiştir. Dünyanın, esas itibariyle ahlakî bir nizam olarak kabul edildiği Hinduizm, Budizm ve Taoizm gibi Hint inançlarında ise insan, ahlakî nizamın mikro kozmik bir ifadesi olarak görülmüştür. Antik dönem Çin felsefesinin kurucularından kabul edilen Konfüçyüs, insanı, sosyal ve tabii nizamın özeti olarak görmüş, onun bu rolünü ancak karşılıklı hakların ve yükümlülüklerin yerine getirildiği nizamî bir toplumda gerçekleştirebileceğine inanmıştır. O, toplumun nizama kavuşmasını ailede görmüştür. Güçlü ailelerde yetişen güçlü insanlarla inşa olunan bir toplumun, gökteki Tao'yu yeryüzünde temsil edebileceğine dikkat çekmiştir.

İkinci kategorideki tanımlara gelince, Antik Yunan'da uzun bir süre insana dair mitolojik düşünce hakimiyetini sürdürmüş, bilhassa Doğu ile münasebetler sonrası Doğu bilgeliğinin etkisiyle mitolojik dönemden âlemin, insanın gözlem yoluyla anlaşılmaya çalışıldığı kozmolojik döneme geçilmiştir. Akabinde ise insanın ve toplumun merkeze alındığı antropolojik evre kendini göstermiştir. Bu evrede Aristo, Sokrat ve Eflatun (Platon) gibi Antik Yunan filozofları tarafından insana dair büyük felsefî sistemler inşa edilmiştir. İnsan meselesini müstakil şekilde ilk ele alan sofistler olmuş, onu doğruluğun merkezine koyarak insandan insana doğrunun yetiştiğini beyan etmişlerdir. Aristo akıl, erdem ve ahlak arasında kurduğu bağ üzerinden bir insan tanımı geliştirmiş; insanı, kendine özgü işinin ne olduğunu kavrayan ve bunu yaşantısına erdemle tatbik eden insanlaşma sürecini tamamlamış tam varlık olarak tanımlamıştır. Felsefesinin merkezine hakikati yerleştiren Sokrat, insanı hakikatin temsilcisi değil, arayıcısı ve keşfedicisi olarak görmüştür. İdealar filozofu Eflatun ise bir şeyin hakikati olan ideaların ancak insanda kendini gösterebileceğini, insanın da ancak hem varlık hem de değerler sahasındaki idealara vâsıl olmasıyla ancak insan olabileceğini, insanlaşma serüvenini tamamlayabileceğini ifade etmiştir.

Ortaçağ'a gelindiğinde, Batı dünyasında akıl ve erdem sahibi insan tanımı, yerini, O dönem Hıristiyanlığı'na egemen olan "aslî günah" telakkisi sebebiyle "doğuştan günahkâr" varlık anlayışına bırakmıştır. Masumiyeti, vaftiz edilme ve kiliseye bağlılık şartına bağlanan insan, kilisenin dogmalarını sorgusuz sualsiz kabule zorlanmış, akıl yürütmesi yasaklanması gereken bir varlık olarak görülmüştür.

Rönesans, Reform ve Aydınlanma ile birlikte Batı'da Ortaçağ Hıristiyanlığı'na egemen olan dogmatik insan anlayışına itirazlar yükselmiştir. Rönesans ile insanın özünün kötüden iyiye doğru döndüğü kabul edilmiş, Reform ile birlikte dinin merkezine kilise yerine kutsal metinler yerleştirilmiştir. Aydınlanma ile de akıl ve irade, üzerindeki her türlü vesayeti reddedip kendi özerkliklerini kazanmıştır.

Özü itibariyle iyi, özerk ve tabiata hâkim olabilme istidadına sahip insan yaklaşımını benimseyen Rönesans hümanizmi denilebilecek bir insan tanımı yapılmıştır. Bu tanım çerçevesinde İtalyan Rönesans asilzadesi ve filozofu P. della Mirandola Rönesans'ın manifestosu kabul edilen İnsanın Yüceliği Üzerine Söylev'i yazmış, D. Erasmus ve F. Bacon gibi isimler de bu fikriyatın öncülüğünü yapmıştır. M. Luther ve J. Calvin gibi isimler ise Tanrı'ya aracısız yönelme imkânına işaret ederek Reform döneminin insan merkezli teolojisini hazırlamaya gayret etmiştir. Rönesans sonrası Yeniçağ felsefesine rengini veren Descartes, insanı, beden ve ruh üzerinden iki boyutlu olarak ele almış, onu var olma (beden) ve düşünme (ruh) arasında kurduğu bağ üzerinden tanımlamış, insana dair düşüncesini "Cogito ergo sum" (Düşünüyorum öyleyse varım) cümlesiyle özetlemiştir. Spinoza da hür olmayı, zorunlu belirlenmişlik bağlamında değerlendirmiş, irade eksenli bir insan tanımı yapma cihetine gitmiştir. Aydınlanma felsefesinin en büyük ismi I. Kant ise insanı ve bilgiyi parçalayan kendinden önceki insan tasavvurlarına karşı çıkarak aklı ötekilerin rakibi veya muhalifi görmemiş; insanı, akıl varlığı kadar duyu, duyum ve duygu varlığı olarak telakki etmiştir. Kant sonrası insan, felsefe tarihinde bağımsız soruşturma alanlarından biri olarak görülmüş; F. Hegel, K. Marks, F. Nietzsche, M. Scheler ve E. Cassier gibi isimlerin önemli katkıları sonucu büyük bir insan felsefesi literatürü meydana gelmiştir.

Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki felsefe tarihi, bütünüyle "İnsan nedir?" sorusunun cevabını arayıştır. Bütün felsefî çabalar, insanın kendini tanıma gayreti, evrendeki yerinin ne olduğunu öğrenme isteği, yapıp etmelerine ve hayatına bir anlam verme uğraşısıdır. Antik Yunan düşüncesi ve onun devamı olan Batı felsefesinin insana ilişkin temel tanımlarından biri, insanın hayvandan farklı olarak akla sahip olmasıdır. Buradan hareketle "İnsan nedir?" sorusuna, "İnsan akıl sahibi bir varlıktır. İnsan irade sahibi bir varlıktır. İnsan özgür olan bir varlıktır" gibi cevaplar verilmiştir. Bu tür tanımlayıcı cevaplar, doğruluk ve yanlışlıklarının ötesinde daha başka soruları beraberinde getirmiş ve bütüncül bir insan tanımı ve tasavvuru ortaya koyamamıştır. İnsan ne biyopsişik bütünlükten kopmuş bir beden ne de ondan ayrı kendi başına duran bir ruhtur. O, ruh ve beden olarak ikiye bölünmeden kendi varlık şartları ile birlikte var olan bir varlıktır. Buna göre insanı ne yalnızca biyolojik ne de yalnızca psişik varlığına indirgenerek açıklamak mümkündür.

Bu tartışmalarda bilimin insan tanımı, din ve felsefe ile ilişkisine göre farklılık arzetmiştir. Psikoloji, sosyoloji, sosyal antropoloji gibi insan bilimlerinin ya da günümüzde sosyal bilimler olarak adlandırılan disiplinlerin her biri belirli bir insan tanımı, anlayışı ve görüşü üzerine kurulmuştur. Toplum, siyaset, iktisat, ahlak hatta bilgi ve varlık konuları bile belirli bir insan tanımından hareketle yapılmakta ve insanın "ne"liğine ilişkin belirli bir (ön) kabule dayanmaktadır. Belirli kabullere dayalı insan tanımlarını üçe ayırmak mümkündür: Tür olarak insan, birey olarak insan, değer sahibi varlık olarak insan. Bu üç ayırımın tanımları, bir bütün olarak değerlendirildiğinde insan, "bilen, irade ile hareket eden, değer taşıyan, tavır takınan, önceden gören, önceden belirleyen, isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, kendini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet ve medeniyet kuran, inanan, sanat ve teknik üreten, konuşan bir ruha ve bedene sahip olan varlık"tır.

Bütün bu birikime rağmen "İnsan nedir?" sorusu, hâlâ insanoğlunun en önemli sorusu olmaya devam etmektedir. Zaman ilerledikçe insanın mânası, insanlığın anlamı ve insan tasavvuru hakkındaki sorular daha da derinleşmektedir. İnsanın insanla ilgili bilgisi, düşüncesi, artsa da bazı açılardan hâlâ meçhul bir varlık olmaya devam etmekte bu mesele giderek daha çetrefilli hale gelmektedir.

Batı düşüncesinde geliştirilen üstün insan modeli insanı, kâinatı, varlığı çatışmacı bir yaklaşımla ele almıştır. Özellikle bilim, dijitalleşme ve iletişim devrimleri ile birlikte hayatımıza yön veren bütün alanlar bu düşüncenin ortaya koyduğu üstün insan tasarımı üzerinden şekillenmiştir. Bu düşünce, ahlakı ve değeri insanın sırtında yük olarak görmüş, merkezine fevkinde kudret tanımayan gücü yerleştirerek, insanlığın behimî yönlerini yücelterek "İnsan nedir, kimdir?" sorusunun cevabını daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.

Diğer taraftan başta İslam olmak üzere dinin bu soruya verdiği varoluşsal cevap, bütün bunlara rağmen güncelliğini korumaya devam etmiştir. Aslında bütün ilahî dinler, ilahî kitaplar, bütün peygamberler insanlığı bu anlam krizinden çıkarmak için vardır. İlahî dinlerin temel gerekçesi insana, varoluşunun gayesini, yaratılışının hikmetini, hayatın mânasını öğretmek, insanlığın kaybettiği anlamı, yitirdiği gayeyi hatırlatmak, iki dünya saadeti için insanın hukukunu korumak, sorumluluklarını bildirmek ve ona kılavuzluk etmektir. Zira bilim açıklar, akıl ve felsefe düşündürür, din ise anlamlandırır.

Bu çerçevede İslam da hayatın ve ölümün anlamını haber vermiş (Mülk 67/2), bu krizden çıkış yolunu tarif etmiştir. Dinin verdiği anlam, İslam söz konusu olduğunda bilimin açıklamasını, aklın ve felsefenin düşüncesini göz ardı etmez. Zira İslam'a göre bilim Allah'ın kâinata yerleştirdiği âyetlerin tefsiri, akıl ve düşünce de onun insana en büyük ihsanıdır.

İnsan, kadınıyla erkeğiyle; ruhu Hak ile, cismi halk ile ünsiyet kuran, akıl-irade ve hürriyet bahşedilen, yeryüzünde hilafetle (Bakara 2/30) taltif edilen, beşeriyetten âdemiyete terakki eden, âdemiyetten insaniyete yücelen mükerrem (İsrâ 17/70) bir varlıktır. İlahî vahye muhatap kılınması, en büyük emaneti taşıması (Bakara 2/283), adaleti ayakta tutarak yeryüzünü imar etmekle görevlendirilmesi (Hûd 11/61) bunun en önemli göstergesidir.

İslam'ın insan tanımını tam mânasıyla anlamak için insanın Kur'an'daki üç aşamalı tekâmül seyrine bakmak gerekir: Beşeriyet, âdemiyet, insaniyet.

Ana konusu insan olan bir kitap olarak okunduğunda Kur'an'ın, beşeriyet, âdemiyet, insaniyet kavramları üzerinden yüksek bir bilinçle nasıl bir insan tasavvuru oluşturduğu net olarak anlaşılacaktır. Kur'an'a göre insan, beşeriyetten âdemiyete terakki eden, âdemiyetten insaniyete yücelen bir varlıktır.

Arapça'da beşer "insan vücudunu örten deri" demektir. İnsanı tanımlayan beşer kavramı Kur'an'da yirmi altı âyette vurgulanır. Beşer kelimesinin geçtiği âyetlere baktığımızda bu kavramın insanın yaratılış maddeleri, sureti, şekli, şemaili anlamında kullanıldığı görülür. Buna göre beşer/beşeriyet sudur (Furkan 25/54), topraktır (Rûm 30/20), çamurdur (Sâd 38/71), ettir, kemiktir, cilttir. Beşer üremedir, mübaşerettir (Bakara 2/187), soydur, kan bağıdır (Furkan 25/54), surettir (Mümin 40/64; Tegabün 62/3). Kısacası beşer, insanın ilk ve eksik halidir, zâhirî yanı, dış görünüşüdür, fizikî ve dünyevi halleridir. Bu yönüyle beşer, biyolojinin ve anatominin konusudur.

İnsanın ikinci hali âdemdir. Zannedildiği gibi âdemden söz eden âyetler, birey olarak Hz. Âdem için değil, Âdem'in şahsında bütün insanlık içindir. Âdem kavramı insanın zâhirî mânasını değil, onun bâtınını yani iç dünyasını ifade eder. İlahî nefha (Hicr 15/29) insanın âdemiyetidir. Âdemiyet insanın kerametidir, onurudur (İsrâ 17/70). Bilgi ile donatılması, ilme sahip olmasıdır (Bakara 2/31). İnsanın âdemiyeti temyiz boyutudur yani iyi ile kötüyü ayırt etme kabiliyetidir (Mülk 67/23). Aynı zamanda hilafet boyutudur (Bakara 2/30).

İnsanın âdemiyetten insaniyete yükselmesi beş değer ile gerçekleşir: Emanet, ahsen-i takvim, ünsiyet, ümran, ahlak. Buna göre insan, bu dünyaya emaneti taşımaya gelmiştir (Ahzâb 33/72). İnsana yeryüzündeki hayatında korumak üzere emanet edilen her değer, korumak için söz verdiği her şey emanettir. Emanete ihanet etmeden riayet etmek, âdemi insan kılar. Allah insanı, bu emaneti taşıyacak en güzel değerlerle donatarak ahsen-i takvim üzere yaratmıştır (Tîn 95/4). Allah kendisiyle ve öteki varlıklarla doğru ilişkiler kurabilmesi için insanı, ülfet ve ünsiyet sahibi kılmıştır (Âl-i İmrân 3/103; Enfâl 8/63). Allah insanı yeryüzünü imar edecek bir ömür geçirmek için halketmiştir (Hûd 11/61). Varlığından önce onu ahlakla tezyin etmiştir. İnsana bahşettiği bu beş değerle beşere, âdemiyetten insaniyete geçişin yolunu göstermiştir.

Kur'an-ı Kerim'de insaniyet kavramı ise ins, insî, enâsî, nâs ve insan gibi farklı formlarda 315 yerde geçer. Üns ve ünsiyet kökünden gelen insan, bütün varlıklardan farklı olarak Allah ile yakınlık kurabilen bir varlıktır. İnsaniyet hem Allah ile hem de insanlarla ünsiyet kurabilmektir. Âdemiyetin bütün gereklerini yerine getirmektir, Yüce değerleri yeryüzünde tahakkuk ettirmektir. Zira insan bu değerleri gerçekleştirdiği oranda insandır.

İslam'da insanın mahiyetini anlamak için şu üç kavramı birbirinden ayırt etmek önemlidir: Tabiat, garîza, fıtrat. Tabiat cismanî bütün varlıklarda müşterektir. "İçgüdü" anlamındaki garîza hayvanlara özgüdür ama bir yönüyle insanda da bulunur. Fıtrat ise insanın mahiyeti ve hakikati ile ilgilidir. Fıtratına uygun davrandığında insan, yeryüzündeki varlıkların en hayırlısı, "hayrü'l-beriyye" (Beyyine 98/7) olabilmekte, uygun davranmadığında ise hayvandan da aşağı "şerrü'l-beriyye" (Beyyine 98/6) derekesine düşebilmektedir. Tabiat varlığın kaynağıdır. Garîza hazzın kaynağıdır. Fıtrat ise saadetin kaynağıdır. Haz, hak sebebi değildir fakat saadet her insanın hakkıdır. Buna göre yaratılışındaki derin, aşkın ve metafizik boyutları dikkate almadan insandan, insan hak ve hakikatinden söz etmek de mümkün olmaz.

İslam'ın insan tanımına göre insanın metafizik varlığı biyolojik varlığından öncedir. Meleklerin secdesi işbu metafizik varlıkla ilgilidir. Şeytanın isyanı da insanın bu hakikatinedir. İnsanı diğer bütün canlılardan üstün kılan da onun bu metafizik boyutudur. Hayvanlardan farklı olarak inanç değerlerinden, insan haklarından ve ahlakî değerlerden söz edilmesini mümkün kılan da yine insanın bu mahiyetidir. İnsanın mahiyet ve hakikati, bilfiil var olmadan bilkuvve vardır. O, bilkuvve Allah'ın vahdaniyetine şahit olmuştur, insanın bilkuvve varlığı, fıtrat adı ile bilfiil varlığına katılmış, insanı insan kılan değerlerin hafızası olarak aklına ve ruhuna yön vermiştir. İnsan ruh ve ona yerleştirilen fıtrat ile dünya sahnesine gelmeden önce Allah'a söz vermiş, Allah da onun sözüne mukabele ile yeryüzünde halife olma hakkı tanımıştır. Buna göre insan önce Allah'a karşı, sonra kendisine, ötekine ve kâinata karşı sorumluluk üstlenmiştir.

İnsanın hakikati tabiatında değil, fıtratındadır (Rûm 30/30). O halde insanın iyiliği ve ıslahı tabiatından elde edeceği sebeplerle değil, fıtratına yüklenen değerlerle yahut insanın bu değerler doğrultusunda tabiatını yüceltmesiyle mümkündür. Tabir caizse yaratıcı, insanı yaratırken ona iki boyut yüklemiştir: Hâlik sıfatıyla insanın bedenine tabiat, fâtır sıfatıyla da insanın ruhuna fıtrat yüklenmiştir. Fıtrat insanın Allah'tan aldığı yüce değerlerin hafızasıdır. İnsan bu hafıza ile âyette geçen "şehadet mîsakı"nı (A'râf 7/172-174) hatırlar, yaratıcısına yönelir ve davranışı ahlakî kılan değerlerle donanır. İnsan inançsız olsa bile fıtrat, bu hafızayı taşımaya devam eder. İnsan bu fıtrat ile adalete meyleder, zulümden nefret eder; iyiyi, güzeli, doğruyu sever, daima iyiliğe çağıran bir vicdan sahibi olur. İnsan bu fıtrat ile evren üzerinde mülkiyet, insan üzerinde egemenlik sevdasından vazgeçer; sultanın gücünü bırakıp vicdanın enginliğine sığınır. Fıtrat da tıpkı insan gibi din ile doğrudan ilişkilidir.

Fıtrat üzere yaratılışın bir anlamı ise insanın doğuştan iyi, temiz ve masum oluşudur. Doğuştan insanı kötü ve günahkâr ilan eden din ve felsefelerin yanlışlığını ilan etmektir. Hıristiyanlık'taki aslî günah telakkisinin aksine İslam'a göre insan, ahlak ve değerle donatılmış bir varlık olarak dünyaya gelir. Çocuk daha anne karnındayken birtakım istidatlara sahip olur. Bu istidatlar ahlaktan ve değerden başka bir şey değildir ve bu da fıtratın kendisidir.

Kur'an-ı Kerim, insanın yaratılışında, fıtratında bulunan kemal değerlerin varlığını, ahsen-i takvim kavramı üzerinden ifade etmiştir (Tîn 95/1-6). Âyetteki ahsen-i takvim ifadesi, yaygın kanaatin aksine "suret güzelliği" değil, ahlak güzelliğidir. İnsanın kendisi hakkında, yaratan kudret, varlık ve kâinat hakkında en doğru değerlendirmeleri yapabilecek kabiliyette ve fıtratta yaratılmış olmasıdır.

Allah, insanı mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır (İsrâ 17/70). Buna göre onur, şeref, itibar, değer, izzet, kerem bizzat yaratıcı kudretin, Allah'ın doğuştan her insana lütfudur. Bu lütuf gereği her insan onurlu doğar. "Kerim kitap" demek, insanı yücelten, onurlandıran, onur bahşeden kitap demektir. Kerim kitaba göre en güzel surette yaratılan insan (Tîn 95/1-6), eşref-i mahlukattır, yaratılmışların en onurlusudur (İsrâ 17/70).

İslam'ın insanla ilgili en büyük gayesi, yaratılıştan sahip olduğu bu değer, onur ve kerameti korumasıdır. Allah'a iman ve ubudiyet içinde olmak; ilim, hikmet ve marifetle donanmak; faziletli, ahlakla arınmış bir nefse sahip olmak; canı, dini, ırzı, aklı ve malı emanet bilip korumakla emredilmiştir. İnsanı insan kılan bu değerlerdir. Dil, ırk, renk, cinsiyet soy sop, kabile gibi diğer farklılıklar, bir onur vesilesi olarak değil (Hucurât 49/13), Allah'ın âyetleri (Rûm 30/22) olarak görülmüş, bir inkâr, nefret, düşmanlık ve üstünlük unsuru değil, tanışma, bilişme ve dayanışma vesilesi olarak kabul edilmiştir.

Hem Kur'an'ın hem de sünnetin, üstünlük noktasında en büyük vurgusu takvadır. Takva, Allah'a, bütün beşeriyete ve varlığa karşı sorumluluk bilincidir. Takvanın en büyük semeresi furkandır (Enfâl 8/29) yani insanın doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri, fayda ile zararı, hak ile bâtılı, birbirinden ayırt edecek bir bilince ve yaşantıya sahip olmasıdır. İnsanın, kemalini gerçekleştirmesi ancak böyle bir bilinçle mümkündür.

İnsan Allah'ın yeryüzündeki en büyük âyetidir. Âyet "işaret" demektir. Buna göre insan, aşkın ve sonsuz bir varlığın yeryüzündeki mümessilidir. Hem âfakî hem enfüsî âyetlerle donatılmış büyük bir âyettir. İnsan ebter varlık değil, kevser varlıktır. Ebter insan tek boyutlu varlıktır, sadece maddeyi gören ve sadece surete takılan varlıktır. Sadece hazzı için yaşayan, sadece arzularının gereğini yerine getiren kısır varlıktır. Sadece garîza ile hareket eden ve sadece dünyayı tanıyıp ahireti bilmeyen varlıktır. Kevser insan ise madde ile mânayı cemeden, dünya ile ahireti birlikte bir bütün olarak ele alabilen çok boyutlu varlıktır. Ebter insanın varlıkla ve eşya ile ilişkisi bir mülkiyet ilişkisidir. Kevser insanın ise varlıkla ve eşya ile ilişkisi bir emanet ilişkisidir.

Ancak insanın, doğuştan sahip olduğu bu kerem, fazilet ve üstünlüğü hak ederek sürdürmesi için aklını ve iradesini kullanarak iman etmesi ve yaratıldığı fıtrat ve ahsen-i takvime (Tîn 95/4) yani en güzel değerlere uygun bir hayat yaşaması gerekir. Bu değerleri hayata geçirmesinde kendisine rehberlik edecek bir eğitim almış olması icap eder. Aksi takdirde esfel-i sâfilîne (Tîn 95/5) yuvarlanması mukadderdir.

Siyasî, iktisadî, içtimaî ve kültürel yapılar, insana dair bütün sistemler ve eğitim anlayışları temelde insanın hakikatini oluşturan bütün yönlerini tanıma ve insanın mahiyetini bütün yönleriyle birlikte ele alma prensibiyle hareket etmeleri beklenir. İnsan tanımından yoksun bir eğitim sistemi, bireyin gelişimine katkı sağlamaktan ziyade zarar verebilmekte, potansiyellerini açığa çıkaramamakta ve hatta bilgi üretimini engelleyebilmektedir. Sadece insana bilgi yüklemek, onu malumat sahibi yapmak, bireyi bilgi sahibi yapmamakta, aksine malumatın hızla erişilebilir olduğu çağımızda, malumat denizinde ilimsiz ve cahil bırakabilmektedir. Dolayısıyla sadece malumat yükleyerek bir insanı cehaletten kurtarmak mümkün değildir. Cehalet mühendisliği kavramı, tam olarak böyle bir durumu, insanın hakikatini ihmal eden bir bilgi yoluyla insanı cahil bırakma pratiğini ifade etmektedir.

İnsanın hakikati, tabiatında değil fıtratındadır. Ancak modern eğitim sistemleri, genellikle tabiata odaklanmakta ve fıtratı göz ardı etmektedir. Fıtratı tanımadığı için bireye varlığının gayesini ve yaratılışının hikmetini öğretememektedir. Bu yaklaşım, bireyin bedenine hizmet ederken ruhunu ihmal etmekte ve saadete ulaşmayı engellemektedir. Saadet tabiatın beşerî özellikleri ile fıtratın ilahî özelliklerinin, Allah'ın ruhundan verdiği değerlerle birleşmesidir. İnsanın saadete ulaşması, bu tabiat ve fıtrat yazılımlarının birleştirilmesiyle mümkündür.

İnsana dair bir eğitim sisteminin, kendisine şu üç temel soruyu sorması beklenir: "Nasıl bir insan istiyoruz?" "Nasıl bir toplum tahayyül ediyoruz?" "Nasıl bir gelecek tasavvur ediyoruz?"

"Nasıl bir insan istiyoruz?" sorusu, bütün eğitim sistemlerini yeniden yapılandırmak için sorulması gereken en önemli sorudur. Bir birey olarak insana bakışı nasıl olmalıdır? İnsan, doğuştan sahip olduğu onuru ve değeri nasıl ortaya çıkarabilir? Her bir insan bilgi, düşünce ve değer üreten bir varlığa nasıl dönüşür? Eğitimli her birey, ne ölçüde muteber ve ideal hasletlerle kendi benliğini, kişiliğini, kimlik ve aidiyetini buluşturmayı önceler? Bu benlik, kişilik ve kimlik inşasında eğitimin rolü ne olmalıdır?

Nasıl bir toplum tahayyül ediyoruz? Farklı inanışları ve görüşleri din ve vicdan özgürlüğü kapsamında saygı ile karşılayan, birbirine güvenen, barış içerisinde yaşamasını bilen, farklılıkları öteki olarak değil, zenginlik olarak gören bir toplum nasıl kurulur? Bütün farklılıklarını koruyan, çeşitliliklerini muhafaza eden bir toplum nasıl inşa edilir?

Nasıl bir gelecek tasavvur ediyoruz? Nasıl bir hayat yaşamayı planlıyoruz? Eğitimle insanlara nasıl bir gelecek vaat ediyoruz? Gelecekten kastımız nedir? Tarih ve toplum yasalarının geleceğimiz üzerindeki etkisi ne olacaktır? İdeolojik ve tek taraflı okumaları bir kenara bırakarak bu yasalar gereği geçmişi, tarihi, kültürü, medeniyeti ve bugünü doğru okumayı ve farklılıkları dikkate alan bir gelecek inşası nasıl başarılabilir?

Bu sorular etrafında şekillenen bir insan tasavvuru eğitimin gayesi, hedefleri ve müfredatı başta olmak üzere bütün yönlerini yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Bu çerçevede içinde yaşadığımız zamanın insana yönelik eğitim mekanizmalarının, insanlığı kuşatan zihniyet dünyalarının değerlendirilmesi elzemdir. Resmî ve özel kurumlar ve yapılar, din alanının örgütlenmiş tezahürleri, gelenekler, inançlar, ideolojiler, siyasal hedefler, zihniyet yapısını besleyen oluşumlar, öteki kategorisindeki yapılar, modern bilgi sistematikleri, küresel etkilere açık millî ve dinî yönelimler gibi bütün öğelerin yeniden değerlendirilmesi son derece önem arzetmektedir.

İnsanlığın son yüzyılda maruz kaldığı değişimler, dönüşümler bütün bir insanlık tarihinin tanık olduğu değişim dönüşümlerden fazla olmuştur. Âlimler, düşünürler ve filozoflar insanlığın bu yeni zamanlarını tanımlamakta zorlanmaktadır. Bazıları yaşadığımız bu dönemleri normal olmayan, normal ötesi (post-normal) zamanlar diye tanımlarken bazıları hakikat ötesi, hakikat sonrası (post-truth) dönemler diye tarif etmektedir. Biyoteknolojideki gelişmelerden hareketle bu dönemi insan ötesi, insan sonrası (post-human) diye tanımlayanlar da vardır. Fakat ideal bir eğitim sistemi açısından bu tanımlamaların hiçbiri topyekün bütün insanlığı tabii ve normal olmaktan çıkaran, hakikat ötesine hatta hakikat sonrasına savuran sebeplere işaret etmemektedir.

İnsanın giderek kendi gerçekliğinden de uzaklaşması sadece modernite ve küreselleşmeye, teknolojik gelişmelere, dijital devrimlere, bilginin değer kaybına uğrayarak yaygınlaşmasına ve metalaşmasına bağlamak yeterli bir açıklama değildir. Bütün bunların az çok payı bulunmakla birlikte varoluşun derin anlamı, yaratılışın hikmeti ve mutlak hakikat inancı konusundaki kayıpların, normal olmayan bu "hakikat sonrası" âlemde insanı derin krizlerle yüz yüze bıraktığı yadsınmamalıdır.

XIX. yüzyılın başlarından itibaren bütün dünyayı kuşatan pozitivizm, sekülerizm, modernizm, dünyevileşme ve bireyselleşme, insanın nereye konulup yerleştirileceği konusunda ciddi bir hercümerç meydana getirmiştir. Bu durum insan ilişkilerinde derin kırılmaları beraberinde getirmiş, bilhassa din-devlet-toplum ilişkisinin neredeyse kopmasına yol açmıştır.

Modernleşme ile birlikte formel eğitimin, diploma yetkisiyle ilişkili olarak gücü devam etmiş ancak insanı yetiştirmede, kişiliğini inşa etmedeki etkisi ise giderek zayıflamıştır. Bunda bilhassa dijitalleşmenin rolü büyük olmuştur. İnsan artık hem bilgi dünyasını hem de kişiliğini/ahlakını daha geniş sistemlerden almakta, dijital mecralar, önü alınamaz bir şekilde insan üzerindeki etkisini arttırmaya devam etmektedir. Bu durum, günümüzde yeni nesil eğitim sistemlerine ne kadar ihtiyaç duyulduğunu da göstermektedir.

Dijitalleşmenin bilgiye ulaşmayı kolaylaştırması, bilgi yükleme esaslı eğitim sistemlerini nispeten geri planda bıraksa da bugün bilginin önemi azalmamış; bunun yanı sıra bilginin analiz ve sentezi daha önemli hale gelmiştir. Bu itibarla bilgiye ulaşma yollarına ve bilginin doğrusuyla yanlışını birbirinden ayırt etmeye odaklı eğitim modellerinin öne çıktığı bir hakikattir. Bu hakikat göz önünde bulundurularak ağırlığını bilgi yüklemenin değil, bilgiyi tanımanın/yorumlamanın oluşturduğu bir eğitim modeli tasarımı elzem görünmektedir.

Kaynakça

Abdurrahman, Tâhâ. Mine’l-İnsâni’l-Ebter ile’l-İnsâni’l-Kevser. Beyrut 2016.

Bucaille, Maurice. İnsanın Kökeni Nedir. çev. A. Ünal. İstanbul 1988.

Görmez, Mehmet (haz.). Din Eğitiminde Yeniden Yapılanma: İnsanın Anlam Arayışına Rehberlik. Ankara 2021.

a.mlf. Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de İlahiyat Eğitimi. ed. İ. Aycan – E. Gözeler – N. Yazar. Ankara 2023.

İbn Âşûr, Muhammed Tâhir. et-Tahrîr ve’t-Tenvîr. Tunus 1984

İbn Haldûn. Mukaddime. nşr. D. Cüveydî. Beyrut 1425/2005.

Kala, Muhammet Enes. “İnsani Yardım için İnsanı Anlamak: İnsan Nedir -Doğu Batı-İslam Düşüncelerinde İnsan Anlayışları-”. İnsani Yardım. ed. İ. Demir. Ankara 2023, s. 5-32.

Kutluer, İlhan. “İnsan”. DİA. 2000, XXII, 320-323.

Râgıb el-İsfahânî. el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân. Beyrut, t.y.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

  • İNSAN
    • Ayşen GÜRCAN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 07.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    İNSAN
İNSAN

İnsan.

  • İNSAN
    • Ayşen GÜRCAN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 07.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    İNSAN

b) Öğrenen İnsan: Ana konusu insan olan eğitim bilimi, öncelikle insanı anlamak ve tanımlamak durumundadır. Her eğitim teorisi insana dair bazı varsayımlar ve ön kabuller içeren bir insan tanımı üzerine inşa edilmiştir. Toplumdan topluma, inanç ve değerlere göre farklılık gösterebilen bu tanımlar, eğitim sürecinde insanın sınırlarını ve potansiyelini belirlemesi açısından büyük önem taşır.

Eğitim açısından böyle olmakla birlikte insanın tanımlanması konusu eğitim biliminden ziyade daha çok felsefe ve antropoloji alanlarında çalışılmıştır. Ancak özellikle antropoloji felsefesi alanında yapılmış tanımların günümüzde tam da karşılığının olmadığı meselesi Maslow'un İnsan Olmanın Psikolojisi (2011) eserinde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Bu eserde; davranışçı psikolojik yaklaşımların insan tanımlamasını göz ardı ettiği, psikanalitik yaklaşımın en önemli temsilcisi Freud'un ise oldukça kısır bir yaklaşıma sahip olduğu belirtilmekte, insanın isteklerini, gerçekleştirilebilir umutlarını, ilahî yaratılış özelliklerini göz ardı ettiği savunulmaktadır.

Batı'da eğitim bilimlerinde insan tanımı, daha çok öğrenme psikolojisi çalışmalarında görülmektedir. Davranışsal kuramın öncülerinden Skinner, bilişsel öğrenme konusundaki çalışmalarıyla öne çıkan Piaget, öğrenme aşamalarını anlatan Bloom gibi eğitim teorisyenlerinin çalışmaları tek ve temel bir insan tanımına dayanır. Aristo'nun meşhur "İnsan düşünen bir hayvandır" tanımının temel alındığı ve buna binaen en çok insanın zihinsel becerileri üzerinde durulduğu görülür. Ancak insanı anlamak ve tanımlamak hususunda çok daha derin ve kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu yaklaşım, insanın âdeta doldurulması gereken bir kap veya yoğurulacak bir hamur gibi görülmesine, özünde barındırdığı yüksek potansiyellerin göz ardı edilmesine yol açmıştır. İrade sahibi insan, eğitim sürecinin başlı başına öznesi ve belirleyicisi olmak durumundadır. Ancak bunun için insanoğlunda mevcut bulunan bütün ortak özellikleri dikkate alan bir bakış açısına ihtiyaç vardır.

İnsana yönelik daha isabetli bir yaklaşım ancak bütün insanlarda fıtraten bulunan ortak noktalar üzerinden çizilmiş sınırların belirlenmesiyle mümkün olabilir. Fıtrat kavramı asıllığı, bozulmamışlığı ifade eder. İslam inancındaki, "Dünyaya gelen her insan İslam fıtratı üzere doğar, sonra anne babası onu yahudi, hıristiyan, Mecûsî yapar" hadisi de (Buhârî, "Cenâiz", 79, 80, 93; Müslim, "Kader", 22-25) bu anlamı işaret etmektedir. Fıtrat kavramı, İslam literatüründe insanın sınırlarını ve potansiyelini gösteren bir prototip olarak görülür. Varoluşuna yönelik kabul edilmiş sabiteler olmadan insanı yapılandıran ve onun gelişimini sağlayan eğitim sistemi doğru inşa edilemeyecektir. Bu açıdan, öncelikle insanda değişmeyen sabitelerin tespit edilmesi doğru bir eğitim bakış akışı geliştirmek için hayatî önem taşımaktadır.

İnsanın değişmez özellikleri onun biyolojik ve fizyolojik temellere dayalı doğal yapısıdır ve her bir insan buna sahip olarak doğmuştur. Bu durum; ırka, coğrafyaya göre veya tarihsel zaman çizgisinde değişmeyen bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Vücut sistemleri, çalışma prensipleri ve insan vücudunu oluşturan kimyasal bileşenler zamana göre değişen değil, bilakis yaratılışta yer alan temel taşlardır. Bu yapı, insanı hem iyiye hem de kötüye sevkedebilecek enerjiye sahiptir. İnsan varoluşu itibariyle nötr olarak kabul edilir.

Maslow'un vurguladığı gibi; insanın fıtrat yapısını oluşturan iç doğası, hayvanların içgüdülerinde olduğu gibi güçlü, hatasız veya yanılmaz değildir. Aksine zayıf ve çok hassastır. Sonradan edinilen kültürel dayatmalara, alışkanlıklara ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun eğmeye yatkın olmakla birlikte asla yok olmaz. Baskılansa, reddedilse dahi kendini gerçekleştirmek üzere içten içe daima varlığını sürdürür ve direnir. Bu insanda sabit olan iç doğanın temel özelliğidir. Bu özellik eğitim için önemli bir öngörü taşır. İnsanın içsel doğası reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman insan sağlığının (hem bedensel hem de ruhsal açıdan) görülür şekilde veya gizliden gizliye hemen ya da bir süre sonra bozulma ihtimali ortaya çıkacaktır. Burada izlenecek en iyi yol; içsel doğanın nötr veya iyi olma ihtimalinin açığa çıkarılmasının desteklenmesi olmalıdır. Eğitim biliminin literatürü insan doğasını en iyi şekilde tanımlayan bir zenginlikte olduğu sürece eğitim etkinlikleri de insan adına nitelikli bir zenginliğe kavuşmuş olacaktır. Bir açıdan eğitim anlayışının insan tasavvurundaki en önemli farklılığının bu varsayımlardaki çeşitlilikte olduğunu görürüz.

İnsanın iç doğa yapısı dip duygular dediğimiz nefs kısmı, "tedbir alanı"; "istenç alanı" ve "mülkiyet alanı" olarak nitelendirilebilir. En üstte de "erdem" alanı vardır.

Katmanlar teorisinin özelliği her katmanın bir önceki katmana bağlı kendi özelliğine göre tezahür oluşturabilmesidir. Bir başka deyişle, erdem olarak görülen bir özellik aslında en dip duygu alanının işlenmiş ve cevheri ortaya çıkarılmış halidir. Örneğin cesaretin dip duygusunun korku, tevazunun dip duygusunun kibir olması gibi. Paradoks gibi görünen bu durum aslında, insan yaratılışındaki (tıpkı dünya gibi) birbirine ahenk ile mizan üzerine kurulmuş zıtlıklar enerjisinin muhteşem uyumu olarak görülebilir. İnsanın katmanlarının oluşumu ve işleyiş süreçleri insan mizacı ile doğrudan ilintilidir (bk. Mizaç).

Kant insanı "imkânlar varlığı" olarak, bir başka deyişle emanet sahibi olarak tanımlar. İnsan doğuştan getirdiği donanımlarla dünyaya gelir. Bunlar işlenmemiş yeteneklerdir. Onların gelişmesi, geliştirilmesi insanın kendisine kalmıştır. Akıl, irade, duygu ve eylem gücü emanetin temsil alanlarını oluşturur. İnsan bu açıdan öğrenmek zorunda olan bir varlıktır. Doğal yeteneklerinin gelişmesi, kendiliğinden olup bitmez. Bunun için insan, doğal yeteneklerini geliştirmeye yarayan her şeyi öğrenmek zorundadır. Bir başka deyişle, insan, hayatının sonuna kadar öğrenmek, kendisinin ve başkalarının deneyimlerini toplamak, onları değerlendirmek ve onlardan yararlanmak durumunda olan bir varlıktır.

İnsanın varoluşunun temel alt yapısı ile bilinen doğal niteliklere de sahiptir. Sosyal bir yapısı olması, her ne yapıyorsa "an" üzere olması, her an bir ihtiyaç hali üzere olması, güçlüklerden beslenen bir temele sahip olması, kendine özgü bir mizaca sahip olması gibi özellikler insanı tanımlamada temel niteliklerdir.

İnsan yaratılış itibariyle sosyal bir canlıdır: Yapı itibariyle "zayıf" olan insan doğduğu andan itibaren kendi cinsinden varlıklara ihtiyaç duyar. Diğer canlılardan farklı olarak gelişim sürecinde bir başkasına muhtaçtır. Etkileşim ihtiyacı olan insan her daim insanlarla sosyal bir birliktelik ister. Bu yüzden hiçbir zaman tek başına değildir. İster istemez başka insanlarla bir arada yaşamak zorundadır. İnsanın her tür etkileşimi ya diğer insanlara karşıdır ya da birbirini tamamlayacak hallerdir. Her durumda da insan pasif kalamaz, ister istemez tavır alması, karşı önlemler takınması gerekir. Günlük hayat rutininde sürekli karşı tavır alması gereken girişimlere, tartışmalara veya konuşmalara muhatap durumundadır.

İnsanın gücü "an" üzeredir: İnsanın aceleci bir yaratılışta olması onun fıtri bir gerçeğidir. İnsan hep "şimdi"ki zamanın hükmü üzerinde yaşar. Bir düşünceyi, duyguyu veya davranışı ortaya koyarken, yaptığı iş, o anın ürünüdür. Geçmiş için hayıflanırken veya gelecek için plan yaparken her ne yapıyorsa, yaptığı şey yine o anın ürünüdür. Dolayısıyla geçmiş ve gelecek hep "şimdi"nin konusu olmuştur. Yani, insanın hükmü sadece "şu an" üzeredir.

İnsan her daim bir "ihtiyaç-arayış" içindedir: İnsanın doyumsuz olması aslında onun her an bir istek, bir ihtiyaç veya bir eksiklik duygusu üzerinden hareket ettiğini gösterir. Var olanın değil, olmayanın peşinde olduğunu gösteren bu durum, insanın hareket enerjisinin de bir tür kaynağıdır. Plan yapması, harekete geçmesi veya hayatı üzerinde değişikliğe gitmesinin ana gerekçesi, ihtiyaç duyduğu şey ile ilgilidir. Eksiklik duygusu da diyebileceğimiz bu durumun, insanın temel özelliklerinden olduğunu söyleyebiliriz.

İnsan "zor"dan beslenen ve aynı zamanda zora dayanıklı bir varlıktır: İnsanoğlu dayanıklı, meşakkatlere göğüs gerebilen bir yapıya da sahiptir. Her ne yaşarsa yaşasın, bir şekilde onu kaldıracak iç gücü ve dayanma potansiyeli vardır. Bir açıdan insanı besleyen de zorluklar karşısında gösterdiği bu dirençtir.

İnsanın davranışlarının kendine has bir yapısı vardır: İnsanın ortak bir yapısının olması kişilerin davranışlarında görülen farklılık ve çeşitliliğe engel değildir. İnsan davranışları her zaman aynı şekilde ve tutarlı olarak benzer sonuçlar göstermeyebilir. Davranışta görülen bireysel özgünlük; mizaç yapısından kaynaklanan iç süreçler, büyüdüğü sosyal çevre, ait olduğu kültürün o davranışa ilişkin kodları gibi çeşitli değişkenlerin bileşkesi ile oluşur. Yunus Emre'nin deyişiyle bu açıdan bakıldığında "her insanda bir alem gizlidir".

İnsanın fıtri yapısına en uygun gelişimi sağlamak için bütüncül bir eğitim yaklaşımına ihtiyaç vardır. Eğitim insanın kemale ermesini sağlayan koşulları oluşturan sistemli bir yaklaşım ile bunu gerçekleştirmesi beklenen ve istenilen bir durumdur.

Öğrenmek alışkanlık geliştirme ve kendini değiştirme olarak tanımlandığı takdirde; kendini geliştirme ve değiştirmeye muktedir olma özelliğinin insana özgü olduğu söylenebilir. Öğrenen insan; bunu gerçekleştirmede temel araçlar kullanır. Öğrenmede kullandığı temel araçlar; akıl, irade, duygu ve eylem gücü olarak sıralanabilir.

Akıl kelime anlamı olarak "bağ kurma yeteneği" olarak tanımlanır ve işlevi, insanın hayatı anlamlandırmasında, bu anlamları dillendirmede, söz üretmesinde ve ürettiği sözlerin olgusal ilişkilerini kurmasında kullandığı temel araçtır.

İnsanın kullandığı ikinci kuvvet ise iradedir. Çünkü insan aynı zamanda yargısal tutumlara sahip bir canlıdır.

Bu yargılar üzerinden kararlarını oluşturur ve her karar bir seçim, dolayısıyla bir tercihtir. Birşeyi tercih etmek demek, aslında bir başka şeyden vazgeçmek demektir. Bir başka deyişle insan akıl ile keşfettiği her anlamın yaşamında bir yargıya yol açtığı, tercihlere bağlı seçimlerinin olduğu bir sorumluluk alanına hükmeder. Bu anlamda, iyiye veya kötüye yol açacak karar sorumluluğu insan üzerinedir.

İnsanın üçüncü kuvveti vicdan ise, insanın özsavunması olarak çalıştırdığı bir denetleme mekanizmasıdır. Vicdan duyuşsal alan yapısı özelliği olarak insanın içine yerleştirilmiş bir kuvvettir. Bu nedenle; insanın, akıl ile bulduğu, irade ile verdiği kararların alt yapısının iyiye dönük ilkeselleştirilmesini vicdan sağlayacaktır. Bu açıdan insanı geliştirmeye dönük eğitim sürecinin vicdan esaslı olması da önemlidir.

Bütün bunlar değerlendirildiğinde insanın akıl, irade, vicdan bütünlüğü ve uyumu neticesinde eser (fikir, nesne, her türlü araç gereç) üreten canlı bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsanın dördüncü kuvveti iş ve işlem üretmedeki eylem gücüdür.

Kaynakça

Düzgün, Şaban Ali. Tanrının Gözbebeği İnsan. Ankara 2022.

Geçtan, Engin. İnsan Olmak. İstanbul 1984.

Karadaş, Cağfer. “İnsana Tanınan Üç İlahi İmkan: Fıtrat-İşaret-Hidayet”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 18/2 (2009), s. 75-94.

Kökelekli, Hayati. “Fıtrat”. DİA. 1996, XIII, 47-48.

Maslow, Abraham. İnsan Olmanın Psikolojisi. çev. O. Gündüz. İstanbul 2001.

Mengüşoğlu, Takiyettin. Felsefî Antropoloji. İstanbul 1971.

a.mlf. İnsan Felsefesi. İstanbul 2021.

Rağıb el-İsfahanî. Müfredât: Kur’ân Kavramları Sözlüğü. çev. A. Güneş – M. Yolcu. İstanbul 2012.

Sinanoğlu, Abdülhamit. “Bazı Mu’tezile Bilginlerine Göre İnsan Tanımları”. Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. sy. 3 (2000), s. 299-308.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/insan

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

İNSAN

İnsan.