A

KIRAATHANE

XIX. yüzyılda kahvehanelerin yerine ikame edilmek istenen mekânlar.

  • KIRAATHANE
    • Beşir AYVAZOĞLU
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 26.04.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/kiraathane
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    KIRAATHANE
KIRAATHANE

XIX. yüzyılda kahvehanelerin yerine ikame edilmek istenen mekânlar.

  • KIRAATHANE
    • Beşir AYVAZOĞLU
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 26.04.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/kiraathane
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    KIRAATHANE

Kıraathane "okuma" anlamındaki Arapça kıraat ile ev anlamındaki Farsça hâneden oluşan birleşik bir kelimedir. "Okuma evi" anlamına gelen bu kelime, kahvehanelerin birer pislik ve tembellik yuvası olduğuna dair eleştiriler XIX. yüzyılda artınca bu mekânların yerine ikame edilmek üzere kurulması kararlaştırılan, gazete ve dergilerin bulundurulduğu, Karagöz ve meddah gibi bazı sahne sanatlarının icra edildiği, sohbetlerin yapıldığı eğlence ve kültür mekânlarına isim olarak düşünülmüştü.

Aslında eğitim ve kültür kahvehanelerin kurulduğu tarihten itibaren temel işlevlerinden biriydi. Dublin'deki Chester Beatty Library'de muhafaza edilen bir albümde yer alan bir minyatür, kahvehanelerin bu işlevi hakkında çok açık bir fikir vermektedir. Kahve ve kahvehaneler üzerine yazan her araştırmacının mutlaka söz ettiği bu minyatürde, Tahtakale'de XVI. yüzyılda açılan kahvehanelerden birinin tasvir edildiği zannediliyor.

Vakanüvis Peçevî İbrâhim Efendi'ye göre, İstanbul'da ilk kahvehanenin açılış tarihi 1554'tür. Bu tarih Halepli Hakem ve Şamlı Şems adlarında iki kahvecinin İstanbul'a gelip Tahtakale'de kahvehane açtıkları tarihtir. Ancak Şems'in daha önce geldiği ve ayrı ayrı kahvehaneler açtıklarına dair kayıtlar da vardır. Bu yeni mekânlar kısa zamanda keyiflerine düşkün okuryazarların sık sık uğrayıp sosyalleştikleri alternatif mekânlar haline gelir. Chester Beatty'deki minyatürde, müşterilerden bazılarının kitaplarla meşgul oldukları, şairlerin birbirine yeni yazdıkları şiirleri okudukları, bazı müdavimlerin tavla, mangala veya satranç oynadıkları, bir köşede de musiki icra edildiği görülmektedir. Azledilmiş kadı ve müderrislerle açıkta kalmış devlet adamlarının da "iki akçe" kahve parası vererek hoşça vakit geçirdikleri kahvehanelere zamanla mevki ve makam sahipleri uğramaya başlayınca oturacak yer bulunamaz olur.

Kahvehanelerin ve müdavimlerinin sayısındaki bu artışın bir müddet sonra dinî ve siyasî makamları rahatsız etmeye, Peçevî'nin anlattığına göre sofular "Halk kahvehaneye dadandı, camilere, mescitlere kimse gelmez oldu!" diye yakınmaya, vaizler kahve ve kahvehaneler aleyhinde vaazlar vermeye başlar (bk. Vaaz). Ne var ki sosyal hayatın renksizliğinden ve sıkıcılığından bunalan halk kahveden de kahvehaneden de vazgeçmemiştir. Gelibolulu Mustafa Âlî, kahvehanelerde amaçları sadece tavla ve satranç oynayıp kumar parası kazanmak olanlarla sabahtan akşama kadar oturup "devlet sohbeti" yani siyasî dedikodu yapan yeniçeri ve sipahileri eleştirse de bu mekânları irfan sahibi kişilerin ve dervişlerin buluşup sohbet ettikleri, evsiz barksız fakirlerin de barındıkları yerler olduğu için faydalı bulmaktadır. Kâtip Çelebi de kahve aleyhindeki fetvaların ve yasaklamaların netice vermediğini, kahvehanelerin birbiri ardınca açıldığını, halkın buralarda büyük bir şevk ve istekle bir araya gelip kahve içtiklerini anlatır (bk. Kâtip Çelebi). Eski kahvehanelerin vazgeçilmez aksesuarlarından biri olan levhadaki meşhur dörtlüğün dördüncü mısrası (Gönül ahbâb ister kahve bahane) bu mekânların toplum hayatında ne ifade ettiğini çok iyi anlatmaktadır.

Kahvehanelere yönelik en şiddetli yasaklar Sultan IV. Murad devrinde uygulanmıştır. Bu yasaklar zamanla tavsamış ve Sultan İbrâhim devrinin başlarında bütünüyle ortadan kalkmışsa da bazı kahveler, özellikle XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren yeniçeri zorbaları tarafından açılanlar birer problem kaynağı haline gelmiştir. İşsiz güçsüzler toplanıp huzursuzluk çıkardıkları için çevreyi rahatsız eden kahvehaneler her zaman vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmed Rasim, Ahmed Midhat Efendi, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ve Mehmet Akif gibi yazar ve şairler, eserlerinde iç karartıcı kahve tabloları çizmişlerdir.

Kahvehanelerin sosyal hayattaki yerine özel bir önem atfedenlerle bu mekânların birer pislik ve tembellik yuvası olduğunu savunanlar arasındaki mücadele uzun sürmüştür. Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü isimli romanının kahramanı Ali Rıza Bey önceleri tavizsiz bir kahvehane muhalifidir ve memurluğu sırasında, "Elimde kuvvet olsa bunların hepsini kapatırım!" diye söylenip durmuştur. Ancak emekli olduktan sonra işsizlikten sıkılıp evdekileri de sıkmaya başlayınca kahvehanelerin zavallı emekliler için "bulunmaz teselli köşeleri" olduğunu anlayacaktır. Osmanlı toplum hayatı hakkında dikkate değer bir kitap yazmış olan Abdülaziz Bey de mahalle kahvesinin tembel yuvası olmaktan çok, "işsizlikten ve aile dirliksizliğinden doğan ıstıraplara karşı sığınılacak tek kale" olduğunu söyler; ona göre bir ilim irfan yuvası ve yardım cemiyeti hüviyeti taşıyan mahalle kahvesi sosyal yapıyı sağlamlaştırmak ve halk arasındaki bağları güçlendirmek gibi çok önemli bir görevi üstlenmiştir.

Kahvehane muhaliflerinin bazıları özellikle sadece tavla, domino ve iskambil gibi oyunların oynandığı, temizliğine dikkat edilmeyen salaş mahalle kahvelerini eleştirmişlerdir. "Mahalle Kahvesi" isimli manzumesinde böyle kahvelere hücum eden Mehmet Akif'in Divanyolu ve Şehzadebaşı'nda dostlarıyla buluşup sohbet etmek için sık sık uğradığı kahvehane ve çayhaneler vardı. Berlin'de bir arkadaşı tarafından götürüldüğü kahveyi ise "Berlin Hatıraları"nda öve öve bitirememiştir.

Kahvehane, otoritenin denetimi dışında kendiliğinden gerçekleşen bir örgütlenme biçimidir; eleştiriler, bu mekânların çok önemli sosyal görev üstlendiği gerçeğini değiştirmez. Mahalle kahveleri, gençlerin devam ettiği kahveler, kayıkçıların, hamalların, aşçıların, binek arabacılarının devam ettikleri kahveler, tiryaki kahveleri, meddah kahveleri, semai kahveleri, hemşeri, emekli kahveleri ve benzerleri toplumda sosyalleşmenin yanı sıra, çeşitli sosyal gruplar ile mesleklere kendi içlerinde haberleşme, dayanışma ve eğitim imkânı sağlamıştır.

Başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun hemen bütün şehirlerinde muhaliflerini de taraftarlarını da haklı çıkaracak kahvehaneler vardı. Muhalifler bütün kahvehaneleri gazete ve dergilerin okunduğu, ilim, sanat ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı nezih kıraathanelere dönüştürmek gerektiğini savunuyorlardı. Aslına bakılırsa Sultanahmet, Divanyolu, Beyazıt ve Şehzadebaşı kahveleri öteden beri kültür hayatımızın nefes alıp verdiği, özellikle ramazanlarda meddahların kıssalar anlatıp Karagözcüler'in perde kurdukları, fasıl heyetlerinin "icrâ-yı âhenk" ettikleri besleyici mekânlar olmuştur. Gérard de Nerval, Doğu'da Seyahat isimli eserinde, Beyazıt Camii'nin arkasında bir kahvede dinlediğini söylediği "Sabâ Melikesi ve Cinlerin Prensi Süleyman" adlı meddah hikâyesini nakleder. Reşid Paşa Türbesi'nin hemen karşısındaki Sarafim Kıraathanesi ise aydınların rağbet gösterdiği bir kahveydi. XIX. yüzyılın sonlarında, salı günleri çıkan Cerîde-i Havâdis ile perşembe günleri çıkan Takvîm-i Vekâyi' gazetelerini müşterilerinin hizmetine sunmakla işe başlayan Sarafim Efendi, zamanla çıkmakta olan bütün gazete ve dergileri alarak kahvesini bir çeşit okuma salonu haline getirmiş, bu gazete ve dergiler okunduktan sonra atılmadığı için zaman içinde Osman Nuri Ergin gibi araştırmacıların faydalandıkları değerli koleksiyonlar oluşmuştu. Yeni çıkan kitapların satış ve dağıtım yeri olarak da özel bir statü edinen ve bir aydınlar kulübü hüviyeti kazanan Sarafim Kıraathanesi'nde, zaman zaman Namık Kemal gibi tanınmış isimlerin katıldığı şiir ve edebiyat sohbetleri de yapılırdı. Ahmed Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil ve A. Süheyl Ünver'in uzun uzun tasvir ettikleri Safarim Kıraathanesi, İstanbul'da muhtemelen "kıraathane" niteliği taşıyan ilk kahvehaneydi. Petersburg sefiri Halil Bey ile Münif Paşa'nın kurdukları, Eminönü Çiçekpazarı'ndaki merkezinde 1864'te açılan Cem'iyet-i İlmiye-yi Osmâniye'nin kıraathanesi üyelerine hizmet veren bir kütüphane niteliği taşıyordu ve üç yıl sonra kapanmıştı. A. Adnan Adıvar'a göre de bu kıraathanenin kahveyle bir alakası yoktu; bizde "kahve ile aydınlık kafalar arasındaki münasebetin en bariz numunesi", yani modern anlamda ilk kıraathane Sarafim Kıraathanesi idi.

Sultan II. Abdülhamid'e karşı Selanik'teki Kuledibi kahvelerinde örgütlenen İttihatçılar, zararlı olduğunu düşündükleri kahvehaneleri iktidara geldiklerinde yasaklayarak "kıraathane" ismini yaygınlaştırmak istemişlerdir. İster istemez birkaç gazete bulundurarak kıraathane ismini kullanmaya başlayan, Sermet Muhtar Alus'un bir yazısında isimlerini tek tek zikrettiği kıraathanelerin en bilinenleri, Tepebaşı'nda İttihatçılar'ın devam ettikleri Kânunusâni Kıraathanesi, Şehzadebaşı'nda zaman zaman konferans salonu olarak da kullanılan Fevziye Kıraathanesi, Vezneciler'de, Letafet Apartmanı'nın altında Fahri Kopuz'un Dârüttâlîm-i Mûsiki Heyeti'nin konserler verdiği Dârüttâlim Kıraathanesi, Nuruosmaniye'de Yahya Kemal ve arkadaşları tarafından Dergâh mecmuasının idarehanesi gibi kullanılan, daha sonraki yıllarda Orhan Kemal'in romanlarını bahsettiği İkbal Kıraathanesi, Divanyolu'nda Ârif'in Kıraathanesi, Babıali Yokuşu'nda ise siyasî tarihimizde de önemli bir yeri olan Meserret Kıraathanesi'ydi. Mütareke devrini yaşamış olan aydınların anlattıklarından, bu kıraathanelerin zor zamanlarda hayatî bir görev üstlenmiş oldukları anlaşılmaktadır.

Mütareke devrinde daha çok Sultanahmet ve Nuruosmaniye kahveleri tercih edilmiştir. Yahya Kemal'in etrafında toplanan Dergâhçı aydınlar, genellikle Nuruosmaniye'deki İkbal'de toplanırlardı. İkbal, Yüksek Muallim Mektebi'nin felsefe bölümü öğrencileri tarafından keşfedilmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, İkbal'i, kendileri devama başladıktan sonra Yahya Kemal'in de beğendiğini ve yakınlığı dolayısıyla âdeta Dergâh mecmuasının idarehanesi gibi kullandıklarını söyler. Ahmed Haşim, Abdülhak Şinasi (Hisar), Ahmet Hamdi (Tanpınar), Mustafa Şekip (Tunç), Mükrimin Halil (Yınanç) gibi fikir, sanat ve edebiyat adamları, Hasan Âli (Yücel), Necmettin Halil (Onan), Ali Mümtaz (Arolat), Mustafa Nihat (Özön), Nurullah (Ataç) gibi Dârülfünun öğrencileri burada buluşur, bazan yemek saatlerinin dışında bütün günü ve gecenin büyük bir kısmını burada geçirirler. Masaları kapıdan girince sol taraftadır. Yahya Kemal konuşurken halka gitgide genişler, ıstaka gürültüleri, tavla şakırtıları, garson çığlıkları arasında, Anadolu'da olup bitenlerin verdiği hava içinde şiirden söz eder, projeler yapar, gazetelerden geç vakit dönen arkadaşlarından İnönü ve Sakarya muharebelerinin havadislerini alırlar. "Kaç nesil ve kaç terbiye burada birleşirdi" diyen Tanpınar'a göre, İkbal'in Mütareke yıllarında, Baudelaire, Verlaine, Yahya Kemal, Ahmed Haşim, Nedim ve Şeyh Galib'in hayranı genç Dergâhçılar dışındaki müdavimlerinin arasında çoğu malul ihtiyat zabitleri, ordudan yaralı ve sakat ayrılmış muvazzaf zabitler, henüz Anadolu'ya geçememiş yüksek rütbeli askerler, kimi satranç kimi dama meraklısı müflis Abdülhamid devri kazaskerleri ve Damad Ferid Paşa casusları vardır. Sultanahmet'te, tam köşedeki ilk kahveyi keşfedenler de yine felsefe öğrencileridir. Hasan Âli Yücel tarafından "Akademi" diye adlandırılan bu kahveye genç yazar ve şairlerin yanı sıra ressamlar da devam etmektedir. Tanpınar, Elif Naci ve Zeki Faik İzer'i burada tanıdığını söyler (bk. Akademi).

Sultanahmet'teki kahveye "Akademi" isminin verilmesini "saygılı bir istihza" olarak değerlendiren Peyami Safa, "akademi" tabirinin o yıllarda bütün Beyazıt, Divanyolu ve Nuruosmaniye kahvelerinin yüklendiği fonksiyonu çok iyi ifade ettiğini ve sabah akşam, günde iki defa uğradığı bu kahvelerde, aydınların birbirlerine diz dize ve göz göze yaklaşmak ihtiyacıyla, memleket ve edebiyat meselelerini konuşup tartıştıklarını söyler. "O devirde kahve akademinin, meslek cemiyetinin, kulübünün, salonun, fikir ve sanat meclisinin bütün vazifelerini küçük tahta masalarının etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu" diyen Peyami Safa şöyle devam eder: "O zaman anladım ki biz bir kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, mescidin önünde. Cezvesinde bütün millî ve dinî şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgâhın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, iptidaî olduğu için basit, fakat ananesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam bir cemiyet mihrakıdır."

Modern yurtların bulunmadığı devirlerde, üniversite öğrencileri, barındıkları ucuz pansiyonlar, köhne medrese hücreleri iyi ısıtılıp aydınlatılamadığı ve başka yer bulamadıkları için kahvehanelerde ders çalışırlardı. İstanbul'da üniversite tahsili sırasında neredeyse bütün zamanını Beyazıt'taki Küllük Kahvesi'nde geçiren Tarık Buğra, 1988 yılında kahvehanelerin yeniden kıraathaneye dönüştürülmesi için başlatılan kampanyanın aleyhine yazdığı yazıda, Şehzadebaşı, Vezneciler, Beyazıt, Divanyolu ve Sultanahmet kahvelerinin altın çağını yaşamış biri olarak buralarda gazeteleri ilan sayfalarına kadar okuyan emeklilerle ders çalışan üniversite öğrencileri dışında kitap okuyana rastlamamıştır.

Kıraathane ismi, bazı kahvehanelerde hâlâ kullanılsa da pek benimsenmemiş, bu ismi kullanan kahvehanelerin hiçbiri de asıl mânasında bir okuma salonu hüviyeti kazanamamıştır. Adnan Adıvar da kahvehanelerde kitap okunmadığını, Paris kahvelerinde bile kitap bulundurma âdetinin II. Dünya Harbi'nden sonra bütünüyle terkedildiğini söyler. Tarık Buğra söz konusu yazısında, kahvehanede hiç kimsenin mecbur kalmadıkça kitap okumayacağı iddiasındadır. Ancak müdavimi olduğu, 1950'lerin sonuna kadar üniversite hocalarının, gazetecilerin, şair, yazar, musikişinas ve ressamların rağbet ettikleri, Sıtkı Ozan'ın "Küllükname" isimli manzumesiyle ebedîleştirdiği Küllük Kahvesi için "Bilenler, Küllük'ü Dârülfünun'un -ve üniversitenin- tamamlayıcısı, hatta başlı başına bir üniversite sayarlar. 'Küllük'ten mezunum' diyen yalnız ben değilim" der.

Küllük, İkbal, Fevziye, Dârüttalim, Meserret gibi kahve ve kıraathanelerde oluşan gelenek, 1960'lardan 1980'lerin başına kadar Beyazıt'taki Marmara Kıraathanesi'nde, 1990'larda ise Divanyolu'nda avlusu kıraathane olarak kullanılan ve Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde yaşatılmıştır. 2000'lerde yaygınlaşan modern kitap kafeler kıraathanelerle amaçlanan fonksiyonu belli ölçüde üstlenmiş görünüyor. Modern yurtlar ve belediyeler tarafından çeşitli semtlerde açılan semt kütüphaneleri de ders çalışabilecekleri sıcak mekânlar arayan öğrencilerin ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılamaktadır.

Kaynakça

Abdülaziz Bey. Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri I. haz. K. Arısan – D. Arısan Güney. İstanbul 1995, s. 301-306.

Adıvar, A. Adnan. Bilgi Cumhuriyeti Haberleri. İstanbul 1945, s. 198-201.

Ahmet Rasim. Muharrir, Şair, Edip. İstanbul 1924, s. 181-183.

Alus, Sermet Muhtar. “Eski Kıraathaneler”. Akşam. nr. 7256, 28 Kânunuevvel 1938, s. 7.

Ayvazoğlu, Beşir. Divanyolu. İstanbul 2018, s. 139-161.

a.mlf. Kahveniz Nasıl Olsun? İstanbul 2019, s. 28-41, 195-199, 212-221.

a.mlf. Üçüncü Tepede Hayat: Beyazıt Meydanı’nın Derin Tarihi. İstanbul 2012, s. 249-255.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey. Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı. haz. A. Ş. Çoruk. İstanbul 2001, s. 37, 271.

Buğra, Tarık. “Kıraathane”. Bu Çağın Adı. İstanbul 1990, s. 214-217.

a.mlf. “Küllük”. Tercüman. nr. 4489, 6 Ekim 1974, s. 3.

a.mlf. Politika Dışı. İstanbul, s. 204-205.

Işın, Ekrem. “Kıraathaneler”. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. 1994, IV, 563-564.

Kâtip Çelebi. Mîzânü’l-Hakk fî İhtiyâri’l-Ahakk. haz. O. Ş. Gökyay. İstanbul 1980, s. 39.

Kocabaşoğlu, Uygur. “İlk Kıraathanenin Açılışı”. Tarih ve Toplum. 5 (1984), s. 65-67.

Nerval, Gérard de. Doğu’da Seyahat. çev. S. Hilav. İstanbul 2004, s. 616-617.

Safa, Peyami. “Gençlik ve Kahve”. Yeni Mecmua. V/87 (1940), s. 4.

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Beş Şehir. İstanbul 2015, s. 169-173.

Târîh-i Peçevî I. İstanbul 1281, s. 363-364.

Uşaklıgil, Halit Ziya. Kırk Yıl. İstanbul 1969, s. 152-153.

Ünver, A. Süheyl. “Yayın Hayatımızda Önemli Yeri Olan Sarafim Kıraathanesi”. Belleten. 43/170 (1979), s. 481-490.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/kiraathane

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

KIRAATHANE

XIX. yüzyılda kahvehanelerin yerine ikame edilmek istenen mekânlar.

Önizleme