İnsanın kendisine ait hak ve sorumlulukları ile ilgili ilim dalı.
İnsanın kendisine ait hak ve sorumlulukları ile ilgili ilim dalı.
İslam geleneğinde ilahî iradenin doğru ve sağlıklı bir biçimde anlaşılması için Kur'an-ı Kerim ve sünnetin ortaya koyduğu buyrukların arkasında yatan gerekçelerin ve amaçların tespiti büyük önem taşır. Bu sebeple Hz. Peygamber'in vefatının ardından İslam'da davranış kodlarını (ahkâm-ı şer'iye) inceleyen bir ilmî disiplin gelişmiştir. Bu disipline fıkıh, uzmanına da fakih adı verilmiştir. İslam'da ilk fakihler Resûlullah'ın rahle-yi tedrisinden geçen sahâbîlerdir (bk. Rahle). Bunların içinden bir kısmı yorum ve kavrayış özellikleriyle temayüz etmiştir. Başta Hz. Ömer ve Hz. Ali olmak üzere dört halife ve Hz. Âişe, önde gelen sahâbîlerden Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Zeyd b. Sâbit gibi isimlerin öncülük ettiği fetva faaliyeti ilk fıkıh örnekleri olarak nitelendirilir.
İkinci büyük halkayı teşkil eden tâbiîn neslinin öncü âlimlerinden bazıları yeni gelişmekte olan İslam şehirlerinin kozmopolit ortamında fetva konusunda uzmanlık geliştirme yönünde adımlar atmışlardır. Özellikle Hicaz şehirlerinden Medine ve Mekke'de, Irak şehirlerinden Kûfe ve Basra'da ve Şam şehirlerinden Şam ve Beyrut'ta ve nihayet Mısır'da Fustat şehrinde ilim faaliyetlerinin tâbiîn neslinde olgunlaşmaya başladığı bilinmektedir. Fıkıh, ilim faaliyeti içinde ayrı bir şube olarak gelişmeye tâbiîn döneminde başladı.
Medine'nin yedi fakihi (fukahâ-yı seb'a), bunların içinde özellikle İbn Ömer okulunda yetişen Saîd İbn Müseyyib, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir ve Kûfe'de İbn Mes'ûd okulunda yetişen Alkame, Esved, Mesrûk ve Kadî Şüreyh gibi isimler fıkıh ilminin oluşumunda öncü fakihler olarak tarihte yerlerini almışlardır. Ancak söz konusu isimler ve onların nesli yine de fıkhın tam olarak bir ilim halini alma sürecinin henüz tamamlanmadığı bir dönemde yaşadıkları için bunlara ancak "ön-fakih" demek daha doğru olur. Tâbiîn neslinin son evresinde ise ilim halkaları artık fıkıh halkası olarak nitelenecek olgunluğa erişmeye başlamıştır. Özellikle İbrâhim Nehaî'nin öğrencisi ve Ebû Hanîfe'nin hocası Hammâd b. Ebû Süleyman, Medine'de Zührî ve Rebîatürre'y, Mekke'de Abdullah b. Abbas'ın öğrencilerinden Atâ b. Ebû Rebâh ve benzeri isimler fakih ismi ile uyuşan ilk âlimlerdir. Bunları izleyen çağ artık fıkhın müstakil bir ilim halini aldığı yeni bir dönem olup mezhep kurucusu fakihler bu isimlerin öğrencileridir.
İslam yeni coğrafyalara genişleyip müslümanlar farklı toplumsal örnekler ve çeşitli kanunlarla/kurallarla karşılaştıkça bu iki neslin çabaları sayesinde Kur'an-ı Kerim ve sünnetin ahkâmının arkasında yatan gerekçeleri incelemek için teoriler ve yöntemler geliştirildi. Bu birikim, bir sonraki nesil müslümanlarının elinde ayrı bir uzmanlık alanı olarak fıkıh disiplininin doğuşunu sağladı. Bu itibarla gerçek mânada fıkıh ilminden ve fakihten ancak VIII. yüzyılda söz edilebilir. VIII-X. yüzyıl arasında yaşamış ve kendilerine şehir fakihleri (fukahâ-yı emsâr) ya da mutlak müçtehitler adı verilen bir grup fakih İslam medeniyetinde fıkıh adı verilen disiplinin meselelerini, yöntem ve teorilerini ortaya koyan ve kendilerinden sonra izlenen gelenekleri oluşturan gerçek mânada ilk fakihlerdir. Önce reyciler (akılcılar) ve hadisçiler (gelenekçiler) şeklinde iki ana yaklaşım etrafında bir araya gelen bu ilk fakihler daha sonra fıkıh ilminin temel yaklaşımlarını temsil eden mezheplerin (hukuk okulları) kurucuları olarak tanınacaklardır. Rey okulu daha çok Irak ilim çevresinin yaklaşımı olarak doğmuş, Hadis okulu ise Medine fıkhının temel hususiyeti olarak görülmüştür. Ancak VIII. yüzyıl boyunca ve devamında ana İslam şehirlerinin her birinde bu iki ekole mensup fakihler bulunmuşlardır.
İslam tarihinde başta fıkıh olmak üzere ilmî alandaki bu ilk ayrışma günümüze kadar devam eden en temel iki yaklaşımı temsil etmiştir. Reyciler/Rey okulu akılcı bir yaklaşımı benimseyerek İslam-dışı toplumların bilgi birikimi ve ilmî yaklaşımlarıyla etkileşim içerisinde olmuştur. Buna karşılık gelenekçi bir yaklaşımı esas alan hadisçi okul ise saf Arap dönemi (Selef dönemi) olarak görebileceğimiz İslam'ın ilk yüzyılındaki bilgi birikimini ve geleneklerin yeterli olduğunu, başka kültürlerle ve bilgi gelenekleriyle etkileşimin bu saf İslam geleneğini bozacağını iddia etmiştir. Abbâsî Devleti'nin kurulmasıyla âdeta yabancı kültürlerin buluşma yeri haline gelen Irak'ta Ebû Hanîfe ve İbn Ebû Leylâ şehir fakihlerinin Rey okuluna mensup öncüleridir; onlarla çağdaş Iraklı Süfyân Sevrî ise hadisçi okula mensuptur. Aynı şekilde Medine'de Mâlik b. Enes bazan rey bazan da hadis okuluna mensup gösterilirken, hocası Rebîatürre'y kesinlikle Rey okulundandır. Bu ilk metodolojik ayrışmanın ardından oluşan ilmî etkileşim ortamı İslam tarihi boyunca müslüman toplumlarda ve devletlerde normatif alanı yöneten hukuk okullarının (mezhepler) doğuşuna zemin hazırlamıştır. Şehir fakihleri ya da mutlak müçtehitler denilen isimler etrafında gelişen bu hukuk okulları fıkıh ilmi faaliyetini hem teorik bir çerçeveye oturttular hem de bilimsel tutarlılığı temin edecek yöntemleri geliştirdiler.
Fıkıh ilminin yorum araçlarının şemsiye kavramı içtihadın kaçınılmaz olarak yol verdiği bu fıkıh/hukuk okulları, zamanla fıkıh disiplininin kendileri aracılığıyla bilimsel bir etkinliğe dönüştüğü temel sahalar haline gelecektir. Fakih, mezheplerin oluşumunu müteakiben daha formel bir mâna kazanacaktır. Artık hukuk mesleğinin mensuplarından söz edilebilmektedir; mesela fakih "fıkıh uzmanı" hoca, mütefakkih ise "fıkıh öğrencisi" mânasına gelmektedir. Bundan sonra hukuk alanında kendisini geliştirmek isteyenler bu hukuk okullarının formel eğitim süreçlerinden geçmek zorundadır. Kadılar artık fıkıh eğitimi almaksızın atanamamaktadır. Hukuk kurumları fıkıh okullarının formel eğitim programlarından mezun olan kadrolar tarafından doldurulmaktadır. Fakih, camide imamet ve cemaat ile namazın kurallarının kendisine sorulduğu kişidir; ramazan ve oruç kuralları ondan sorulmaktadır; zekâtın, sadakanın ve vakıfların işleyişi fakih olmadan yürütülemez. Fıkıh okullarının eğitim formasyonu bu sebeple söz konusu bütün alanları kuşatacak bir niteliğe sahiptir.
Tarihte çok daha fazla olmalarına rağmen günümüze kadar yaşamış olan fıkıh okullarının beşi Sünnîlik (Ebû Hanîfe'nin adından doğan Hanefî, Mâlik b. Enes'in adından doğan Mâlikî, Muhammed b. İdrîs Şâfiî'nin adından doğan Şâfiî, Ahmed b. Hanbel'in adından doğan Hanbelî ve nihayet Dâvûd b. Ali Zâhirî'nin adından doğan Zâhirî), üçü Şiîlik (İmam Ca'fer b. Sâdık'ın adından gelen Ca'ferî, İmam Zeyd b. Ali'nin adına nispet edilen Zeydî ve İmam İsmâil'in adından neşet eden İsmâilî), biri Hâricîlik (Abdullah b. İbaz'a nispetle İbâzî) mensubudur. Diğer yandan Dürzîlik ve Alevîlik gibi grupların da kendilerine özgü fıkhî yaklaşımlara sahip oldukları bilinmektedir. İsimleri etrafında mezhep oluşan fakihler İslam tarihi boyunca hep ideal/model fakih olarak anılacaklardır.
Fakih, fıkıh okullarının yaygınlaşıp temel fıkhî faaliyet platformu haline gelmelerinden sonra artık mutlaka bu mezheplerden birine bağlı olarak ilmî faaliyetini sürdüren uzmandır. Gerçi bazı muhakkik fakihler fıkıh okullarının çizdiği sınırları aşarak birden çok mezhep uzmanlığı geliştirebilmişlerdir. Ancak bunlar istisnaî örnekler olup kişisel deneyimler olarak kalmıştır; temel fıkıh faaliyeti modern çağlara kadar mezheple sınırlı bir mahiyete sahip olmaya devam etmiştir. Bunun en temel sebeplerinden biri hukuk alanında çok hayatî bir mesele olan hukuk istikrarını ve öngörülebilirliği sağlamaktır. Diğer bir temel sebep ise tamamıyla ilmî bir gerekliliktir; tıpkı bugünkü toplum bilimleri ve beşerî bilimler uzmanlığında olduğu gibi, fakihlerin mezhepler üzerinden kuram ve yöntem çerçevesinde bir epistemik cemaat oluşturmuş olmalarıdır. Başka bir ifadeyle fakihler hukuk okulları vasıtasıyla fıkhî faaliyeti ilmî bir temele oturtmaktadırlar. Mezhepler sonrası dönem diyebileceğimiz modernleşme döneminde ise fakihin anlamı ve fonksiyonunda aşağıda değineceğimiz gibi ciddi değişimler meydana gelecektir.
Fıkıh bilgisindeki yetkinlikleri açısından fakihler hakkındaki en temel ayırım müçtehit-mukallit şeklindeki ikili sınıflamadır. Müçtehitler fıkıh hükümlerini tanımlama yetkisine sahip fıkıh uzmanı iken mukallit bu yetkinliğe sahip olmayan kişileri ifade etmektedir. Müçtehitler de kendi içlerinde mutlak/müstakil müçtehit, mezhepte müçtehit ve meselede müçtehit şeklinde sınıflanmaktadır. Dört Sünnî hak mezhebe adını veren İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel, iki Şiî mezhebe adını veren İmam Zeyd b. Ali ve İmam Ca'fer Sâdık ve Hâricî İbâzıye'ye adını veren İmam Abdullah b. İbâz günümüze kadar yaşayan fıkıh mezheplerinin kurucuları olarak mutlak müçtehit kategorisinde yer almaktadırlar. Müçtehit, fıkıh hükümlerini herhangi bir mezhebin metodolojisine bağlı olmaksızın ya da belirli bir mezhebin metodolojisine göre bağımsız bir biçimde tanımlayan uzmanlardır. Buna karşılık mukallitler de kendi içinde sınıflara ayrılmaktadır. Fıkıh uzmanı olup da içtihat seviyesine ulaşmayan tahriç ehli, tercih ehli, temyiz ehli ve bir de hiçbir fıkhî uzmanlığı olmayan kişiler (mukallid-i mahz) olmak üzere dört grupta toplanmaktadır. Son kategori hariç aslında mukallit sayılan fıkıh uzmanları da fıkıh hükümlerini tanımlama yetkisini belirli ölçüde taşımaktadırlar. Dolayısıyla onları da içtihat sahibi olanlar sınıfında görmek mümkündür. Ancak içtihat kavramına geçmişte ve bugün yüklenen anlamların farklı olması sebebiyle geçmişte onlar taklit ehli ile aynı sınıfa yerleştirilmiştir.
Fakih, İslam tarihi boyunca karşımıza pek çok rollerle çıkmaktadır. En temel rol tabii ki fıkıh ilmi uzmanlığıdır. Bunun mânası İslam toplumlarında normatif alanın kavramsal ve pratik çerçevesinin fakihlerce yönetiliyor olmasıdır. Bugün kabaca etik, hukuk, iktisat, siyaset, toplumsal kurallar ve âdâb-ı muaşeret gibi alanlara denk gelen normatif sahada fıkıh insanların davranışlarını yöneten kurallarla ilgilenmektedir (bk. Edep). Fakihler bu anlamda toplumun kuralları üzerine düşünen, yeni soru ve sorunlara cevap üreten ve uygulamada bizzat yer alarak kuralların düşünceden pratiğe dönüşmesini yöneten/yönlendiren kişilerdir. Bu rolleriyle fakihlerden İslam toplumlarında hukukun üstünlüğünü, ahlakî olanın hâkim olmasını, kamu otoritesinin ve diğer güç odaklarının kural altına alınmasını temin etmesi beklenir. Bu şekliyle içinde yer aldıkları ulema sınıfından aldıkları güçle bireyin kamuya karşı korunmasına, bireysel ve toplumsal olgunlaşmaya (tekâmül) ve benzeri normatif alandaki diğer düzenlemelerde fakih, hem teorik bilgisiyle hem de pratik içinde yer almasıyla katkıda bulunmaktadır.
Fakihin bu rolü şehir hayatının düzenlenmesinde çok farklı başka rollere evrilirken kırsalda daha sınırlı bir biçimde ama yine de kuralı temsil eden kişi olarak sürmektedir. Osmanlı kuruluş yıllarında göçebe nitelikteki toplumsal yapıda adına fakih (Dursun Fakı/Fakih, Hasan Fakı/Fakih vb.) denilen şahsiyetler işte bu İslam toplumlarında evrensel varlığa sahip fakihten başkası değildir. Şehir hayatının karmaşık yapısı içinde ise fakih, medresede ya da cami halkasında bir profesör (müderris), bireysel ve kamusal soruları cevaplayan bir din, etik ya da hukuk danışmanı (müftü, şeyhülislam), mahkemede yargıç (kadı) ya da yargı erki içinde yüksek adliye bürokratı (kazasker, mevâlî-yi izâm) olabilmektedir. Toplumsal katmanların hemen hemen tamamını etkileyen fonksiyonuyla fakih İslam toplumlarındaki bilgin sınıfı içinde toplumsal ve kamusal hayatın her alanına dokunan bir meslek grubunu ve bir ilim topluluğunu teşkil etmiştir. Bu sebeple müslüman olmayanların İslam toplumlarına dair yaptıkları gözlemlerde fakihleri İslam toplumunun en önemli aktörleri, fıkhı ise İslam medeniyetini karakterize eden bir disiplin (fıkıh medeniyeti) olarak nitelemeleri tesadüf değildir. Farklı ilgileri ve zengin kariyer deneyimleriyle fakihler belirtilen rollerin dışında diplomatik ve siyasî roller de üstlenmişlerdir. Osmanlı kadısı, fakihin rolünün bu türden evrilişinin ilginç örneklerinden birini teşkil eder. Osmanlı kadısı hem kanun hem de şeriatın temsilcisi/uygulayıcısı rolü dışında, ayrıca mülkiye ve belediye işleriyle ilgili görevleri de olan, bürokraside ise çeşitli devlet görevlerinde rol alan bir figürdür.
Fakihler İslam toplumlarındaki eğitimin temel kurumu olan medreselerde yetişmektedirler. Bilindiği gibi medreseler belirli bir vâkıfın malını belirli bir fıkıh/hukuk okuluna göre eğitim vermek üzere vakfettiği kurumlardır. Vâkıfın şartına uygun bir biçimde atanmış olan müderris/başmüderris fakih olup eğitimin müfredatı için de fıkıh/hukuk en temel unsurdur. İslam toplumlarında eğitimli sınıfın medreseden mezun olduğu düşünülürse fıkhın dil bilimi, mantık, kelam ve benzeri başka diğer temel disiplinlerle birlikte hemen hemen bütün eğitimli sınıfın temel formasyonunu teşkil ettiğini söylemek mümkündür. Mesela Osmanlı örneğinde bütün kalemiye ve ilmiye sınıfının bir şekilde fıkıh temel formasyonu aldığını söyleyebiliriz.
Fakihlerin uzun soluklu etkilerini görebileceğimiz en önemli alanlardan biri fıkıh edebiyatıdır. Fakihler, İslam medeniyetinde kitap telifi konusunda hem ürettikleri edebî türlerin çeşitliliği hem de kaleme alınan eser yoğunluğu bakımından en üretken bilimsel zümreyi temsil etmektedirler. Muhammed b. Hasan Şeybânî'nin hocaları Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'un ilmî birikimini kayda geçirdiği Kitâbü'l-Asl ile başlayan fıkıh edebiyatı, yüzyıllar geçtikçe onlarca farklı alt-edebî türü kapsamına almış ve böylece İslam kültürünün ve medeniyetinin en zengin literatürlerinden biri haline gelmiştir. Fıkıh edebiyatının en temel türlerinden biri maddi hukukun da içinde yer aldığı fürû-i fıkıh edebiyatıdır. Roma hukukundan sonra dünya hukuk gelenekleri içinde belki de en zengin ve derinlikli hukuk yazılarını oluşturan İslam hukuku (fıkıh) edebiyatı sadece İslam dünyasındaki şehirlerin medenî hukukunu yönetmekle kalmamış aynı zamanda dünyanın çeşitli bölgelerinde, mesela Güney Avrupa, Balkanlar, Rusya, Hindistan, Afrika'da gayrimüslim toplumların hukukunu da derinden etkilemiştir.
En son Osmanlı, Bâbür, Safevî/Kaçar devletlerinin hukuk düzenini yöneten ve XX. yüzyılın başlarına kadar etkisini sürdüren İslam hukuk sistemi XX. yüzyılın başlarından itibaren Batılı seküler hukuk düzenleri tarafından büyük ölçüde marjinalleştirilmiştir. Ancak modernitenin etkisiyle büyük değişimler geçirse de İslam toplumlarında fıkıh edebiyatı bütün canlılığı ile üretimini sürdürmekte ve hâlâ en önemli ilmî etkinliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Fıkıh edebiyatının maddi kurallar bütününü teşkil eden fürû-i fıkıh edebî türü altından birçok alt-tür de gelişmiştir. Fakihlerin en önemli görevlerinden biri ibadet hayatını yöneten kuralları ilmî yöntemlerle ortaya koymaktır. Bu sebeple söz konusu alt türlerin en önemlilerinden biri ilmihallerdir. İlmihal, fıkıh okullarının, mensuplarının temel dinî yükümlülüklerine ilişkin kuralları sade ve pratik bir biçimde anlatmak üzere yazılan eser grubuna verilen addır (bk. İlmihal).
Fakihlerin günümüz ihtiyaçları doğrultusunda geliştirdikleri bir başka edebî tür de İslamî kuralların felsefî temellerini, hikmetlerini inceleyen makasıdü'ş-şerîa yani İslamî kuralların gerçekleştirmeyi hedeflediği üstün değerlere ilişkin edebiyattır. Yeni ve en hızlı gelişmenin yaşandığı alanlardan biri de yakın zamanlarda iktisat ve finans alanına fakihlerin yoğun bir biçimde dahil olmalarıdır. İslam iktisadı ve finansı alanında ortaya konulan fıkıh yazıları da klasik fıkıh edebiyatına modern çağlarda fakihlerin eklediği yeni bir tür olarak dikkat çekmektedir. Bu alanda oldukça zengin bir potansiyel mevcut olup gelecekte fakihlerin iktisat ve finans alanında önemli roller oynayacaklarını öngörmek mümkündür. Ayrıca İslam toplumlarında fakihler modern dönemde Batı düşüncesinin etkisiyle büyük ölçüde kaybettikleri konumu elde etme yönünde girişimlerde bulunmakta, siyaset ve ahlak, hukuk ve ahlak, tıp ve ahlak, iktisat ve ahlak, kısaca ahlakî davranış ve tavır alınması gereken her alanda İslamî bir perspektiften müslümanların eylemlerine ilişkin fıkıh ilminin imkânlarından ve derinliğinden hareketle düşünce üretmeye, eserler vermeye devam etmektedirler.
Fakihler geçmişte temel eğitim kurumları olan medreselerde yetişmekte idi; ancak modern çağda fıkıh eğitimi daha çok dinî eğitim kurumlarına devredilmiş durumdadır. Bunun bir neticesi olarak fıkıh artık hukuk, etik, iktisat, siyaset gibi seküler alanlar olarak tanımlanan bölümlerde değil de ilahiyat, dinî araştırmalar, İslamî araştırmalar gibi dine hasredilmiş eğitim kurumlarında okutulmaktadır. Ülkemizde İslam hukuku anabilim dalı lisansüstü bir branş olarak müstakil varlığını İlahiyat/İslamî İlimler fakültelerinde sürdürmektedir. Yakın zamanlarda Hukuk fakültelerinin bir kısmında İslam hukuku anabilim dalı açılmış olsa da bunlar henüz yeterli kadro ve alt yapıya kavuşamamıştır. İktisat fakültelerinde de İslam iktisadı ve finansı lisans ve lisansüstü programlar açılmaya başlamıştır. Ancak bunlar da henüz çok küçük ve sınırlı bölümlerdir. Dolayısıyla fakihler ülkemizde ve çoğu İslam ülkesinde hâlâ ağırlıkla İlahiyat/İslam araştırmaları bölümlerindeki İslam hukuku anabilim dallarından yetişmektedirler.
XX. yüzyılın başlarından itibaren fakihler, fıkıh disiplinin dinî okullara indirgenmesi sürecinin sonucu olarak toplumsal ve kültürel hayatın odak kurumlarında çalışan aktörler olmaktan çıkmış ve dinî olanla sınırlı bir kariyer yolu izlemek zorunda kalmışlardır. Ancak fıkıh disiplininin doğası gereği dinî pratikler, hukuk, siyaset, iktisat ve etik gibi alanlar fakihlerin temel ilgi odağı olmasına rağmen modern dönemde bu durum son derece sınırlı kalmıştır. Buna bağlı olarak fıkıh ve fetva söylemini derinden etkileyen bir formasyon sorunu ortaya çıkmıştır. Fakihler, bu doğal alanlarında düşünmeye ve bilgi üretmeye devam etseler bile fıkıh ve fetva söylemi sosyal ve kültürel hayatın odak alanlarından kopuk olduğu için güncel bilgi üretim süreçlerine katılmak ve ona katkı vermek konusunda zaaf yaşamaktadır. Son yıllarda bu durum iktisat, biyoetik ve diğer güncel hayatın çeşitli yönlerine ilişkin söylemler geliştirme noktasında belirli oranda düzeltilse de hâlâ fakihlerin sosyal hayatın bütün yönlerine ilişkin güncel bilgi üretme noktasında XX. yüzyıl öncesi duruma göre ciddi eksikleri bulunmaktadır. Bu olgu da ister istemez İslamî kuralların güncel ve çağın ruhuna uygun söylem ve değerlendirmelerin geliştirilmesini olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir. Bu eksikliklerin giderilmesi için fakihlerin güncel bilgi alanlarına daha fazla dahil olmaları ve güncel soru ve sorunların sebep olduğu meydan okumalarla daha fazla yüzleşmeleri gerektiği yönünde değerlendirmeler de mevcuttur.
Apaydın, H. Yunus v.dğr. İslâm Hukukuna Giriş. Eskişehir 2019.
Bedir, Murteza. Buhara Hukuk Okulu: Vakıf Hukuku Bağlamında X-XIII. Yüzyıl Orta Asya Hanefi Hukuku Üzerine Bir İnceleme. Ankara-İstanbul 2019.
a.mlf. Fıkıh Mezhep Sünnet: Hanefi Fıkıh Teorisinde Peygamber’in Otoritesi. İstanbul 2017.
Hamidullah, Muhammed. İslam Hukuku Etüdleri: Makaleler Külliyatı. çev. K. Kuşcu – B. Davran – S. Tuğ. İstanbul 1984.
İbn Âbidîn. Şerhu Ukūdi Resmi’l-Müftî. nşr. Ş. Saylan. Ankara-İstanbul 2021.
Karaman, Hayreddin. “Fakih”. DİA. 1995, XII, 126-127.
a.mlf. “Fıkıh”. DİA. 1996, XIII, 1-14.
a.mlf. İslâm Hukuk Tarihi. İstanbul 1975.
Makdisi, George. History and Politics in Eleventh Century Baghdad. London 1990.
Wael B. Hallaq. Origins and Evolution of Islamic Law. Cambridge 2007.
Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/fikih-fakih
Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.
İnsanın kendisine ait hak ve sorumlulukları ile ilgili ilim dalı.