A

SOSYOLOJİ EĞİTİMİ

Sosyoloji biliminin öğrenimine ve öğretimine yönelik uygulamalar ve bilimsel çalışmalar.

  • SOSYOLOJİ EĞİTİMİ
    • İsmail COŞKUN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 31.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/sosyoloji-egitimi
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SOSYOLOJİ EĞİTİMİ
SOSYOLOJİ EĞİTİMİ

Sosyoloji biliminin öğrenimine ve öğretimine yönelik uygulamalar ve bilimsel çalışmalar.

  • SOSYOLOJİ EĞİTİMİ
    • İsmail COŞKUN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 31.01.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/sosyoloji-egitimi
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    SOSYOLOJİ EĞİTİMİ

Sosyoloji, bağımsız bir bilim olarak 1789 Fransız İhtilali ve 1800'lerin başında İngiltere'de gerçekleşen sanayi devrimi sonrasında henüz kurumlaşma sürecine giren modern toplum ve ulus-devletlerin karşılaştığı toplum sorunlarına çözüm arayışı içerisinde ortaya çıkmıştır. Sosyoloji bir yandan Aydınlanma düşüncesinden gelen eleştirel düşünceyi ve kavrayışı sürdürürken diğer yandan da toplum sorunlarının çözümüne yönelik öneriler geliştirme anlamında yapıcı bir görev üstlenmiştir. Bir bilim olarak gelişiminin erken evresinde, sosyolojinin baskın niteliği, Avrupa coğrafyasında devletin ve toplumun karşılaştığı temel sorun alanlarına ilişkin bilimsel kavrayışla temellendirilen çözüm/siyaset önerileri geliştirmektir. Saint Simon, L. Play, K. Marx, E. Durkheim ve M. Weber'in çalışmaları bu bağlamda değerlendirilebilir.

Saint Simon'dan başlayan A. Comte ve L. Play ile süren toplum sorunları üzerine düşünme, bilgisini oluşturma ve çözüm önerme şeklinde ilk sosyolojik kavrayışlar Anglo-Sakson ve Alman geleneğinde uç veren yaklaşımlarla, H. Spencer ve K. Marx gibi isimlerle zenginleşme sürecine girmiştir. Batı Avrupa düşünce geleneğinde sosyoloji yüksek ilgiyle karşılanmasına rağmen, Fransız muhafazakâr geleneğinde ilk izdüşümlerini gördüğümüz toplum çıkarını/genel çıkarı merkeze alma tutumu, bireycilik eleştirisi sosyolojinin uzun süre üniversite sisteminde yer almasını engellenmiş, sosyolojinin müesseseleşmesi, bağımsız bir kürsü/bölüm haline gelmesi yaklaşık bir asır gecikmeyle gerçekleşmiştir. Sosyoloji, Fransa'da E. Durkheim'le birlikte 1906'dan itibaren Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde ders olarak okutulmaya başlanmış, 1913'te ise aynı üniversitede bağımsız kürsü haline gelmiştir.

Türkiye, XIX. yüzyılın başlangıcından itibaren Avrupalı güçlerle karşılaşmanın kazandırdığı yeni boyut ve bunun oluşturduğu yeni koşullara karşı mücadele etme arayışına girmiştir. Türkiye'de sosyoloji tam da bu bağlamda ve Batı'da yeni siyaset önerileri geliştirme arayışlarının bir neticesi şeklinde doğmasına benzer saik ve arayışlarla, devletin ve toplumun hangi siyaset kurumunun aracılığı ile sürdürülebileceği tartışmaları içerisinde ortaya çıkmış, 1914'te Dârülfünun'da kürsü/bölüm olarak Ziya Gökalp tarafından kurulmuştur.

Düşünce düzeyinde Türkiye'de sosyolojiye dair ilk yaklaşımlar, Batı düşüncesindeki farklı sosyoloji okullarıyla münferit temaslar ve ders olarak okutulma şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu ilk yaklaşımlar üç farklı okulun, L. Play öncülüğündeki "science sociale", Spencer'in temsil ettiği "organizmacı" ve "Durkheim" okullarının yansımaları şeklinde gerçekleşmiştir. Bu yaklaşımların kurumsal düzeye taşınması ilk defa 1910-1911 yılında, Ziya Gökalp tarafından Selanik'te lise düzeyinde İttihat ve Terakkî okulunda ders verilmesiyle gerçekleşir. Ders düzeyinde sosyolojinin üniversitede yer edinmesi 1912'de İttihat ve Terakkî Fırkası'nın iktidarında, Emrullah Efendi'nin Maarif nazırlığı dönemindedir. Dârülfünun Edebiyat Şubesi'nde sosyoloji dersleri başlangıçta Ahmed Şuayb tarafından verilir. Dersler onun vefatını müteakip Ziya Gökalp tarafından verilmeye başlanmıştır. 1914'te bölümün, 1915'te İçtimâiyat Dârülmesaisi'nin tesisiyle enstitünün ve 1916'da ilk sosyoloji dergisi İçtimaiyat Mecmuası'nın kuruluşu gerçekleşmiştir.

I. Dünya Savaşı'nın (1914-1918) yıkıcı etkisiyle Osmanlı Devleti tasfiye edilirken, Türkiye, ülkenin işgaline karşı toplumun farklı katmanlarının bütünüyle katıldığı bir bağımsızlığını kazanma, yeniden devlet olma mücadelesine girişir. 1923'te Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte siyaset arayışlarının netleşmesi, ülkenin bir bütün olarak kuruluşu ve devletin yeniden kurumlaşma sürecine girilmesi ve Batılılaşma yönünde birbiri arkasından gerçekleştirilen reformlarla yükselen siyasî radikalizm ikliminde sosyoloji ikincil, hatta tamamen pasif konuma çekilmiştir. Siyasî tercihin kesinleşmesine bağlı olarak sosyolojinin doğrudan katıldığı 1908 sonrasının fikrî ve siyasî tartışmaları geride kalmış, sosyoloji daha ziyade eğitim müfredatının bir parçası olarak ders kitaplarının yazımı noktasında gündeme gelmiştir.

1930'lara gelindiğinde siyaset bir kurum olarak görece müesseseleşmiş, üniversite, matbuat, lise eğitimi başta olmak üzere hemen her alanda kapsamlı bir uygulama ve kurumlaşma söz konusu olmuştur. 1930'lu yıllarda gelişen kurumlaşma kapasitesine bağlı olarak siyasetin çoğu defa sosyoloji yapmanın yerini alması, tek parti döneminin güçlü siyasî isimlerinden Recep Peker'in üniversitede inkılap dersleri adı altında ders vermesi örneğinde olduğu gibi siyasetin sosyolojinin yerine geçmesi olgusu yaşanmıştır. Sosyolojinin 1920'lerde kazandığı salt bir eğitim konusu haline gelme konumu 1930'larda etkisini sürdürür, sosyoloji daha ziyade siyaset kurumunun yönelim ve ilkelerinin talimi rolünü üstlenir. 1935'te Maarif Vekâleti'nde düzenlenen toplantıda komisyonca alınan kararlar bunu net bir şekilde göstermektedir: "Sosyoloji okutmanın ergesi şunlardır: ...Gençleri Türk devriminin amaç bildiği ideallerin fikrî temellerini kavrayacak hale getirmek ve böylece Türk sosyetesinin gelişmesine yarayacak yurttaşlar yetiştirmek."

I. Dünya Savaşı sonrasında, 1919'da Versailles'da oluşturulan dünya dengesi ya da İngiltere önderliğinde yapılandırılan uluslararası ilişkiler sisteminin ne kadar ârızî bir denge olduğu, 1930'larda tırmanışa geçen "Alman sorunu"nun yeni bir dünya savaşına dönüşmesiyle açığa çıkar. Dünya, Avrupa devletler sistemi ile tekrar bir büyük boğuşma içine girmiştir. 1940'lı yıllar Türkiye'de yeni baştan hemen her konuda fikrî/siyasî tartışmaların başladığı, sosyal bilimler alanında özellikle sosyoloji sahasında tartışmaların yükselişe geçtiği bir dönemdir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Hilmi Ziya Ülken'in öncülüğünde ikinci defa kurulurken, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bünyesinde ikinci bir sosyoloji bölümü teşekkül sürecine girdi. Hilmi Ziya Ülken'in hummalı olarak tanımlayabileceğimiz bir çaba ile bölüm öğretim üye kadrosunu kurma ve genişletmeye çalışması, Gökalp döneminde çıkan İçtimaiyat Mecmuası'nı Sosyoloji Dergisi adıyla yeniden neşretmeye başlanması, uluslararası bilim camiasıyla ilişkiler geliştirme çabası, Türkiye'de sosyoloji eğitiminin gelişmesi ve kurumlaşması anlamında ciddi bir sıçrama noktasını oluşturdu. Aynı şekilde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bünyesinde de sosyoloji kadrosu genişledi, dergi ve kitap neşriyatında canlılık sergilendi. Bu canlılık hem dünyadaki büyük kırılma hem de Türk siyasî ikliminde yeni dünya düzeninde Türkiye'nin konumunun ne olacağı ve bu yöndeki siyasî arayışların hızlanmasıyla ve bu arayışların sosyolojiye yansımasıyla alakalıdır. Üniversite anlamında sosyolojide müfredatın tespit ve kurumlaşması biraz da bu canlılıkla birlikte sosyolojinin yakaladığı ivmeyle ilgilidir. Üniversitede sosyolojinin yeniden kurumsallaşması, müfredatın gereklerinin yerine getirilmesi ve öğrenciye ders materyallerinin sunulması ihtiyacı, "giriş" kitapları, disiplinin tarihi, disiplinin güncel meseleleri üzerine eser üretimini teşvik etmiştir. Dönemin sosyoloji neşriyatı, ders kitaplarının üretilmesinden başlayarak daha ziyade üniversitede sosyoloji eğitiminin gereklerini yerine getirmeye yöneliktir, ancak bununla sınırlı değildir. Sosyoloji o günkü kültürel, fikrî ve siyasî iklimde gündeme gelen bütün sorun alanlarıyla ilişki kurma, bu alanlarda konuşma, söz söyleme arayışındadır. Çok güçlü bir tartışma olmamakla birlikte sosyoloji Marksizm'le ilişki kurmakta, ırk, ırkçılık, propaganda, siyasî partiler gibi konuları gündemine almakta, sanat ve edebiyat sahalarında ortaya çıkan eğilim ve eserlerle ilgilenmektedir. Sosyolojinin üniversitede kurumlaşma ve toplumsal alanda cereyan eden dinamiklerle ilişki kurma girişimlerine karşılık, savaş ikliminden çıkılıp Türkiye'nin uluslararası ilişkilerde ve iç siyasette tercihlerinin netleşmesi, sosyolojide ve siyasî alanda tasfiyeyi ve kırılmaları getirecektir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde yaşanan olaylar ve akabinde gelen tasfiyeler ile daha erkenden başlayan Türkçü gruplara yönelik tasfiyeci müdahaleler, 1940'ların ikinci yarısından itibaren birbiri arkasından yaşanan "komünist tevkifat"ları, 1946 sonrasında çok partili hayata geçişle birlikte farklı siyasî parti kurma girişimlerinin engellenmiş olguları bu yöndeki gelişmelerin sonucudur.

1940'lı yıllarda başlayan üniversitelerde sosyoloji eğitiminin kurumlaşması, siyasî iklimdeki değişime ve kırılmaların meydana getirdiği olumsuz etkiye rağmen 1950'li yıllarda gelişerek devam etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi kadrosunun genişlemesi, içeride doktora eğitiminin verilebilir hale gelmesi, yurt dışı bilim çevreleriyle doğrudan ve çok zengin ilişkilerin kurulması bu gelişmeler arasındadır. Fikrî ve siyasî gelişmeleri anlama, bu alanda ortaya çıkan konu ve sorunlara ilişkin söz söylenerek aktif bir tutum içerisine girildiği gibi aynı şekilde üniversite dışında, sosyoloji sahasında faaliyet göstermek üzere dernekleşme girişimleri de söz konusu oldu. Bu dönem Türkiye'de sosyoloji eğitimini güçlendiren iki dinamik olgu yaşandı. Bunlardan ilki savaş sonrasında Almanya'da mülteci konumuna düşerek Türk üniversitelerine gelmek durumunda kalan Alman bilim insanlarından G. Kessler'in İstanbul'da, H. Freyer'in Ankara'da sosyoloji eğitimi vermeleridir. İkincisi ise 1950 sonrasında değişim dönüşüm dinamikleri içerisinde Mülkiye'de, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde ortaya çıkan değişimdir. Mülkiye'deki değişim, müfredatın bütünüyle dönüşmesi, geleneksel müfredattaki idarî bilimler/hukuk-maliye etkinliğinin aksine yeni müfredatta sosyal bilimlere, siyaset bilimi, iktisat, işletme, sosyoloji gibi daha çok Amerikan tarzı diyeceğimiz içerikle derslerin konulması olgularıdır.

27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi Türkiye'de siyasetin, bürokrasinin, üniversitelerin, daha sonra anayasal kurumlar olarak adlandırılacak müesseselerin yanında görece özerk TÜBİTAK, Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumların tesisi bütün alanları kuşatacak bir değişim ve yeniden yapılanma sürecini doğurdu. Yeni siyasî kültürel iklimde sosyoloji eğitimi de yeni biçim ve içerikler kazandı. Eski siyasî/sosyolojik yönelimler, yerini söz gelimi Prens Sabahaddinci yaklaşım ve ilgiler Amerikan üniversiteleri ve sosyoloji yaklaşımlarıyla kurulan ilişkilerle Anglo-Amerikan perspektif ve kavrayışlara bıraktı. 1960'lı yıllarda sosyolojimizde, sosyoloji eğitiminde 1940'lı yılların ikinci yarısından itibaren zenginleşerek devam eden Türk-Amerikan ilişkilerinin bir neticesi olarak Amerika Birleşik Devletleri menşeli literatürle ilişki kurma, Amerikan sosyolojisinin ana akım sosyal bilimi kavrayışları öne çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü bünyesinde benzer yönelimlerle dersler verilmesine rağmen, Türkiye'de sosyoloji eğitimi 1960'lı yıllardan itibaren kazandığı bu yönelimi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde müfredat değişimleri, Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'nün (TODAİE), TÜBİTAK'ın, Devlet Planlama Teşkilatı'nın, hemen sonra buna eklenecek olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin kuruluşu ve sosyal bilimler alanında Türk Siyasî İlimler Derneği ve Türk Sosyal Bilimler Derneği'nin kuruluşlarınca beslenmiş ve biçimlendirilmiştir.

1960'lı yıllar, 1960 askerî müdahalesinin arkasından gelen siyasetin yeniden yapılanması girişimlerine bağlı olarak o güne kadar sert bir biçimde baskılanan sol siyaset ve düşüncenin siyaset yapma imkânını kazanması ve yükseliş ivmesini yaşaması, Türk siyasetinde, düşüncesinde ve sosyal bilimlerinde yeni tartışma konularını gündeme taşıdı. Bunlardan en başta gelen "Türk toplum tarihi" tartışmalarıdır. Daha çok solun siyaset arayışına bağlı olarak ortaya çıkan bu tartışma edebiyatçıların ilgisiyle başlamış, giderek sol siyasî grupların arayışlarında Türk toplumunun tarihsel gelişim çizgisi, bugünkü gelişim çizgisinin hangi noktasında olduğu, feodalizm, Asya tipi üretim tarzı (ATÜT), çarpık kapitalizm, bozuk Asya tipi üretim tarzı, azgelişmişlik, modernleşme, kalkınma konuları canlı bir biçimde gündeme gelmiş, üniversitelerde sosyal bilim bölümlerine yansımıştır. Bu tartışmalar Türk düşüncesinde ve edebiyatında, sosyal bilimlerinde tarihle ilişki kurma yönünde görece bir gelişmeyi tetiklemiştir. Baskın olarak Ankara menşeli ilk yönelimin aksine bu yöndeki tartışmalar daha ziyade İstanbul eksenli olarak gelişmiş ve sosyal bilim eğitimine, daha özelde sosyoloji eğitimine yansımıştır. Kemal Tahir'in başlattığı, Doğu toplumlarının Batı deneyim ve gelişme çizgisinden farklı olduğu tespiti, giderek tarihle kurulan ilişkileri besleyecektir. İstanbul Üniversitesi eksenli ortaya çıkan bu yönelim, İktisat Fakültesi öğretim üyelerinin geliştirdiği ilgi ve sorular etrafında, Sencer Divitçioğlu'nun Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu ve İdris Küçükömer'in Düzenin Yabancılaşması kitaplarında somutlaşırken, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde Cahit Tanyol'un daha çok Kemal Tahir etkisinde gelişen Osmanlı tarihi ve düşüncesine yönelik okumaları ve verdiği dersler bu tartışmalarla doğrudan ilişkilidir. Aynı dönemde genç kuşak bilim insanlarınca yapılan çalışmalarda tarihsel çözümlemeye yönelik yaklaşımlar uç vermeye başlamıştır. Muzaffer Sencer'in bu dönemdeki çalışmaları, Baykan Sezer'in bu dönemde başlayan ve 1970'li yıllarda gerçekleştirdiği çalışmalar yine tartışma ikliminin sosyolojiye, sosyoloji eğitimine, müfredatına ve çalışmalarına yansımasıdır.

1970'lerin siyasî ve kültürel iklimi, uluslararası ilişkiler sisteminde, daha ziyade dünya sisteminde yaşanan ekonomik kriz, bu krizin Türkiye'ye siyasî ve ekonomik düzeyde yansımasının sebep olduğu askerî müdahaleler, ekonomik kriz ve siyasî istikrarsızlık ile neticelendi. 12 Mart askerî müdahalesi düşünce ve kültür hayatında, üniversitelerde tasfiyeci uygulamalara yol açtı, buna bağlı olarak düşünce ve eğitim hayatında yakalanan canlı tartışma, üretkenlik iklimi sekteye uğradı. Buna bir de şiddet eylemlerinin sokağa giderek hâkim olmasının eklenmesi, üniversitelerde sosyal bilim eğitimini hasarlı hale getirdi. Sürekli yaşanan şiddet olayları 1970'lı yıllarda üniversite eğitiminin sık sık tatil edilmesi olgusunu sıradanlaştırdı. Bu dönemde siyasetteki parçalanmanın ve çekişmenin radikalleşmesinin yansımaları, üniversite eğitiminde olmasa da lise sosyoloji ve felsefe kitaplarının nasıl yazılması, gerektiği konusunda yürütülen tartışmalarda görülecektir.

Türkiye 1980'lere; 12 Eylül askerî müdahalesi, İran İslam Devrimi, Afganistan'a Sovyet müdahalesi, İsrail'in Lübnan'a saldırısı gibi olaylarla yeniden biçimlenen Ortadoğu dinamikleri, 1970'li yılların ekonomik krizini geride bırakan ve giderek güçlenen uluslararası sistemin kazandığı yeni yönelimler, Doğu Avrupa'dan başlayan ve Sovyet Birliği'nin siyasî-askerî etkinliğinin daralması ve biraz sonrasında yaşanacak olan Sovyetler Birliği'nin dağılması gibi olguların gölgesinde girdi. Uluslararası sistemde Amerikan hegemonyasının konsolidasyonu, 1970 dünya ekonomisinin yeniden güçlenme evresine girmesi, Türkiye'nin uluslararası sistemle girdiği ekonomik ve siyasî entegrasyon, beraberinde Türk düşüncesinde ve siyasetinde Batı düşüncesindeki güncel tartışma ve eğilimlerle ilişki kurma yönünde bir ivmelenmeyi getirdi. Düşünsel ve kültürel açılma, ayrıca solun radikal formlarının, Marksist-Leninist yorumlarının 1960'lı ve 70'li yıllar boyunca kurduğu hakimiyet 12 Eylül tasfiyesiyle de desteklenen yeni bir kültürel düşünsel iklimle neticelendi. Batı Marksizmi'nin alternatif düşünsel yönelimleriyle kurduğu ilişki giderek "feminist kuram, eleştirel teori, dünya sistemi" tartışmalarıyla zenginleşti. 1990'lara gelindiğinde hem küreselleşme tartışmaları hem küresel-yerel tartışmalarıyla beslenen milliyetçilik ve kimlik tartışmaları, Sovyetler'in dağılmasının beslediği "tarihin sonu" gibi liberal tarih okumalarının zafer naraları Türkiye'nin yaşadığı bütün siyasî kriz ve iktisadî daralmalarına rağmen sosyal bilim tartışmalarını, sosyoloji kamusunu güçlü bir biçimde belirledi. Bu dinamikler işlerken Türk ekonomisinde görece güçlenme, para ekonomisinin 1980'lerde gösterdiği gelişim kapasitesi, eğitimde, insan yetiştirme düzeninde ciddi bir kapasite artışını besledi. Kamuda gerçekleşen bu kapasite artışının gelişmesi, para ekonomisinin gelişmesi üniversitede sosyal bilimler ve sosyoloji eğitiminde ana akım sosyoloji paradigmalarıyla ilişki kurma girişimlerini, ders kitapları düzeyinde gerek giriş gerek disiplin tarihî anlamında yeni literatürün Türkçe'ye kazandırılmasının üniversite eğitiminde daha doğrudan sosyoloji üzerine odaklanan ya da "püre" sosyoloji diyebileceğimiz, disiplinin içinden konuşan derslerin müfredata yansımasını getirdi. Bu yansıma bu yanıyla sosyoloji disipliniyle daha doğrudan ilişki kurmayı sağlamakla birlikte, sosyoloji eğitiminde bir parçalanma dinamiğinden çok eklektik, beş benzemez tartışmaların birlikte yürütüldüğü müfredat dağılmasını doğurdu.

2000'ler, Türkiye'de 1990'ların siyasî ve iktisadî krizinin ciddi bir biçimde aşıldığı, 1980'lerde uluslararası sistemle ve dünya ekonomisiyle girilen entegrasyon ya da sıkı iş birliğinin daha gelişkin ve yaygın bir biçimde kurulmasıyla, buna bağlı olarak güçlü bir para ekonomisinin oluşumuyla belirlendi. Artan kamu kaynak kullanım kapasitesi, yaygınlaşan üniversite eğitimi, Batı düşüncesi ile daha doğrudan ilişki imkânlarının artması, eğitim imkân ve araçlarının gelişmesi, piyasaların gelişmesi hem piyasaların hem kamunun artan sosyal araştırma ihtiyacı, sosyoloji eğitimini ciddi bir biçimde besledi ve biçimlendirdi. Batı sosyolojisiyle doğrudan kurulan ilişkiler, hem klasik sosyolojinin hem de çağdaş sosyolojinin külliyat ölçeğinde bütün temsilcilerinin eserlerinin Türkçe'ye kazandırılmasını getirdi. Batı sosyolojisiyle bu yaygın ve verimli ilişki kurma Türkiye'de sosyoloji eğitimini olağanüstü beslemiş olmakla birlikte, yüksek öğretimden başlayarak liselere kadar yaygınlaşan uluslararasılaşma eğilimi (liselerde IB müfredatı) giderek bir mutlak gereklilik baskısına dönüşmüş durumdadır. Sosyal bilimler, özelde sosyoloji eğitim ve öğretiminde kazanılan bütün kapasite, uluslararasılaşma politikasının egemen hale gelmesi, yayın/eser üretiminde uluslararası endeks baskısı, ulusal dil dışında eğitim dilinin yaygınlaşması, sosyal bilimlerde çeviri eser-telif eser üretimi dengesinin telif eser aleyhine ciddi bir biçimde bozulması paradoksal bir biçimde Türkiye'de sosyoloji eğitiminde Türk toplumunun meseleleriyle, düşüncesiyle, tarihiyle ilişki kurulmasını, imkân ve gelişme dinamiklerini engellemektedir. Türkiye'de sosyoloji eğitiminin yüzyıllık geçmişi içinde bir hayli yol gidilmiş, sosyolojiyle ilişki kurma, gelişme ve kurumlaşma anlamında zengin bir bilimsel birikim oluşmuştur. Yüksek eğitimin yaygınlaşmasına bağlı olarak sosyoloji eğitimi de yaygınlaşmış, çok zengin bir bilim kadrosu yetiştirilmiş, sosyoloji bilimi yapma usul ve yöntemleri kurumlaşmış, sosyolojik bilgiyi kuramsal ve uygulama anlamında üretme kapasitesi geliştirilmiş, uluslararası alanda söz söyleyecek düzeyde bilim insanları yetiştirilmiştir. Türk sosyolojisinin önündeki temel sorun ve risk alanı, oluşturulan muazzam kapasiteye rağmen, paradoksal bir biçimde Türkiye'nin ulusal çıkarları doğrultusunda, "millî meseleler"e odaklanan, Türkiye'nin toplumlar arası ilişkilerde güçlü bir konum yakalaması yönünde düşünen, Batılı paradigmadan bağımsızlaşarak Türkiye'nin yaşadığı somut toplum sorunlarına kendi düşünsel/kültürel geleneği içerisinde yaklaşma kapasitesi geliştirilmesi yönünde alınacak yolun/mesafenin uzamasıdır.

Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde ortaöğretim programında sosyoloji müfredatı yer almaktadır. Bu kapsamda "sosyolojiye giriş, birey ve toplum, toplumsal yapı, toplumsal değişme ve gelişme, toplum ve kültür, toplumsal kurumlar" temaları altında sosyoloji dersi seçmeli olarak verilmektedir.

Diğer taraftan Türkiye'de sosyoloji bölümlerinin yaygınlaşması, yeni üniversitelerin açılmasıyla hızlı bir şekilde artmıştır. Bugün itibariyle seksen beşi devlet, yirmi üçü vakıf üniversitesinde olmak üzere 108 üniversitede sosyoloji bölümü bulunmaktadır. Üç üniversitede ise açık öğretim olarak vardır. Bunlarla birlikte; üniversitelerin çoğunda yüksek lisans, yarıya yakınında ise doktora eğitimi bulunmaktadır.

Kaynakça

Bulut, Yücel. Türk Sosyolojisinin Kısa Tarihi. İstanbul 2022.

Coşkun, İsmail (haz.). 75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji. İstanbul 1989.

Çelebi, Nilgün. “Sociology in Turkey: An Overview”. ANOVASOFIE Project Turkey: Comparisons. ed. N. Çelebi. Ankara 2005, s. 133-151.

Erişçi, Lutfi. “Türkiye’de Sosyolojinin Tarihçesi ve Bibliyografyası”. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi. 2/1 (1941), s. 159-169.

Kabakcı, Enes. Sosyolojiyi Kurmak. İstanbul 2023.

MEB. Ortaöğretim Sosyoloji Dersi Öğretim Programı. Ankara 2009.

Sezer, Baykan. “Türk Sosyologları ve Eserleri I”. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi. 3/1 (1989), s. 1-96.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/sosyoloji-egitimi

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

SOSYOLOJİ EĞİTİMİ

Sosyoloji biliminin öğrenimine ve öğretimine yönelik uygulamalar ve bilimsel çalışmalar.