Hıristiyan ruhbanların yüksek dinî ilimler tahsil ettiği, özel yerleşkeler.
Hıristiyan ruhbanların yüksek dinî ilimler tahsil ettiği, özel yerleşkeler.
Osmanlı hıristiyan tebaasının yükseköğretim basamağındaki kurumları manastırlardı. Geleneksel anlamda kilise mekteplerinde ilk öğrenimlerini alan hıristiyan çocuklardan din adamı olmak isteyenler çiftçilik, zanaat ve esnaflığa çırak verilmeyip manastırlara yönlendirilirdi.
Manastır "yalnız yaşama, toplumdan uzaklaşma" anlamına gelen Grekçe monazô kelimesinden türetilmiştir. Orada yaşayanlara da monakhos (İng. monk, Far. keşiş) denilmektedir. Münzevi bir ortamda ruhu ve bedeni sıkı bir disipline tâbi tutarak tefekküre ve ibadete yoğunlaşmayı hedefleyen, genellikle şehirden uzak yerlerde tesis edilen manastır kurumu ve oraya ait yaşama biçimi pek çok dinî gelenekte ve kültürde yer almaktadır. Hıristiyanlığın zuhurundan sonra Filistin'den başlayarak Mısır, Suriye, Mezopotamya, Anadolu ve Yunanistan'a, oradan da Slav memleketlerine, Romanya'ya ve Batı Avrupa içlerine yayıldı. Bunlar gerek mimari gerekse eğitim usulleri açısından farklılık gösteriyorlardı.
Ortaçağ'da Bizans topraklarındaki manastırlarda keşişlerin nasıl yetiştirildikleri konusu iki örnek üzerinden verilebilir. Bunlardan ilki, Anadolu'daki manastır hareketinin lideri ve manastır reformcusu olarak kabul edilen kilise babası Basileios'un (330-379) kurallarıdır. Bizans manastırlarının temel ilkeleri olan bu kurallar doğrultusunda inziva hayatı ve çilekeşlik ılımlı bir şekilde uygulanıyordu. Manastıra başvuran adaylar eski yaşantıları ve karakterleri hakkında ciddi bir soruşturmadan sonra kabul ediliyordu. Şayet ailesi tarafından teslim edilmişse kabul işlemi sırasında birkaç tanık isteniyordu. Evli adaylar hanımın rızasını şahitler huzurunda almak zorundaydı. Kabul edilen aday derhal sahip olduğu mallarını yoksullara vermeliydi. Manastır içerisinde özel eşya kullanması yasaktı. Zira Tanrı'ya hizmet yolunda bunlar insanın dikkatini dağıtmaktaydı.
Manastırdaki günlük yaşam çalışma ve duadan oluşuyordu. Duanın ilk saati sabah vaktiydi. Çünkü ruhun ilk hareketi kendini Tanrı'ya adamak olmalıydı. Üç saat sonraki toplu duada kutsal ruh çağrılır ve ondan yardım istenirdi. Öğle vaktinde günaha teşvik edici şeylere bir kalkan olması niyetiyle ezbere bir ilahi okunur, akşamleyin Tanrı'ya gün içerisinde verdiği nimetler için şükür duası yapılırdı. Gece yarısı dua zamanı vardı ve bunun için şafaktan önce kalkılırdı. İlahi ve dua keşişin şeytanî arzularını yok etmek ve manastır hayatına ilgisini diri tutmak amacına matuftu. Manastır içerisinde kahkaha yasaktı. Haftada dört defa yapılan İsa'nın son akşam yemeği ritüeline (komünyon) katılmak şarttı.
Keşişler sadece gün ortasında olmak üzere tek öğün yemek yerlerdi. Bazı manastırlarda akşam sofrası kurulduğu da olmuştur. Yemek sırasında bir kitap okunur ve herkes onu dinlerdi. Bunun sebebi, kişinin ne yediğine ve yemeğin lezzetine odaklanmasını engellemekti. Yemeğin ucuz ve basit olması (ekmek ve balık gibi) gerekirdi. Fakat keşiş çok çalışmaktan, seyahatten veya hastalıktan dolayı daha fazla ve kaliteli yemek istiyorsa verilebilirdi. Sudan başka herhangi bir şeyin içilmesi yasak olmakla birlikte sağlığı bozuk olanlar şarap içebilirdi.
Çalışmak bir keşişin günlük akışında önemli bir yer tutardı. Örgücülük, ayakkabıcılık, inşaat, halıcılık, tenekecilik ve tarım gibi işlerle uğraşmak bedeni kontrol altında tutmak için elzemdi. Kaldı ki bu faaliyetler keşişin kendi ihtiyaçlarını değil başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak içindi. Aday manastıra ilk adımını attığında onun hangi işi yapacağına ve hangi ticaretle uğraşacağına başkeşiş karar verirdi. Ağır işlerden kaytarmamalı, iş aletlerini âdeta Tanrı'ya adanmışlar gibi çok dikkatli kullanılmalıydı.
Keşişler arasında daha eğitimli olanlar entelektüel faaliyetler için ayrılırlar, kutsal kitap çalışmalarına katılırlardı. Bunlar diğerleri arasında ayrıcalıklı bir zümre muamelesi görürdü. Ancak Ortaçağ Bizans manastırlarında el emeği ile çalışma anlayışının zamanla yerini mezmurları okuma ve âyinlere bıraktığı, bazılarının da yasak olmasına rağmen bir iş müessesi haline dönüştüğü görülmüştür.
Manastırlardaki eğitime dair ikinci örnek İstanbul'daki Stoudios Manastırı'dır. Oradaki uygulamalara göre keşişler okumayı bilmek zorundaydılar. Manastırdaki eğitim sürecini kolaylaştırmak adına zanaat ve sanatlarla uğraşmaları gerekiyordu. Bunun için dinsel törenlerde kullanılan kap kacakların ve giysilerin imalatı için atölyeler bulunuyordu. Bunlar Tanrı'nın hizmetinde kullanılacakları için tezyinatlı yapılmalıydılar. İkona sanatçılarına ayrı bir önem veriliyordu. Manastırın kurucusu Theodoros'un (759-842) vaktiyle minyatürle uğraşmış olması, minyatür sanatını keşiş eğitiminin vazgeçilmezi haline getirmişti. Hatta onlara belli ayrıcalıklar tanınmıştı. Söz gelimi minyatür yaptıkları sırada duadan muaf tutulurlar ve gündüz âyinlerine katılmakla yükümlü olmazlardı. Buna mukabil işlerinde herhangi bir aksaklık veya bozukluk görülürse cezalandırılırlardı.
Manastır hayatının nizam içinde yürütülmesi için belli cezalar uygulanıyordu. Duaya geç kalan, yanlışlıkla tabak kıran, kavga eden veya aldığı kitabı zamanında kütüphaneye teslim etmeyenlere hafif cezalar verilirken üstlerine itaatkâr olmayanlara hapis ve az yemek cezaları uygulanıyordu. Gecikmek, âyinden erken çıkmak, dua sırasında yığılmak, bağırmak, gece âyininden sonra veya yemek sırasında konuşmak, yüksek sesle gülmek, yemek harici atıştırmak, pazar günü günlük kıyafet giymek ve başrahibeye itaatsizlik de suçlar arasındaydı.
Normal şartlarda müstakil bir yapılanmaya sahip olan manastırlar Bizans döneminde devletin çatısı altına alınarak vergilendirilmiş ve zamanla kilise bünyesine dahil edilmişlerdir. Bir gelir kapısı addedilmeleri sayesinde imparatorluğun hemen her bölgesinde (Aynaroz, İstanbul, Kapadokya, Kayseri, Şam, Filistin, Kudüs vd.) çok sayıda manastır bulunmaktaydı. Müslümanların ve dolayısıyla Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin tevarüs ettiği manastır yapılanması kısaca bu şekildeydi.
Osmanlı Devleti hakimiyetinde manastırlar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Devletin manastırlara yaklaşımı İslam hukuku çerçevesinde olmuştur. İslamiyet'in bütün mabetlerin korunmasını emretmesi, Kur'an'da Allah'ın adının zikredildiği mabetler sayılırken manastırlara da yer verilmesi (Hâc, 22/40), Hz. Peygamber'in, kendileriyle barış antlaşması yaptığı gayrimüslimlere mabetlerinin yıkılmayacağını taahhüt etmesi dolayısıyla müslümanların fethettikleri coğrafyalardaki çok sayıda manastır güvence altına alınmışlardır.
İstanbul'un fethinden sonra Galata zimmîlerine verilen ahitnamede "cizyelerini yıllık olarak eda etmelerine mukabil her türlü emniyetlerinin sağlanacağı, kiliselerinin ellerinde bırakılıp camiye çevrilmeyeceği, yeni kilise inşa etmeyip çan çalmayacakları" (Kenanoğlu, 2004: 77) hükümleri manastırlar için de uygulanmıştır. Ayrıca klasik dönemde gayrimüslimlerin kıyafet kısıtlamaları, sıkı yaptırımlara ve denetimlere tâbi tutulan mabet tamirleri de bunlardandır.
Manastırlara verilen fermanların her padişahla birlikte yenilenmesi mutat hale gelmişti. Böylece her padişaha bu kurumların hal ve gidişatları ile hukuklarını yeniden gözden geçirme fırsatı verilmiş; herhangi bir pürüz yoksa varlıklarını onaylaması, aksi bir durumda ona göre muamele edilmesi istenmiştir. Aynaroz'daki bazı Rum manastırlarının "belirlenmiş olan sınırlarına diğer manastır rahipleri tarafından müdahale edilmemesi" için evvelce verilen fermanın yeni padişahın cülusu vesilesiyle yenilenmesini talep etmeleri, aynı şekilde Sümela Manastırı için Sultan II. Bayezid'den III. Ahmed'e kadar ayrı ayrı fermanlar verilmesi bunun örnekleridir.
Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin bulunduğu hemen her yerleşim yerinde bir veya birkaç manastırın bulunduğu görülmektedir. Aya Stephanos (Safranbolu), Aya Taryare (Bosna), Manamortos, Ofonomiyo ve Alifor (Yanya), Pavlo (Prizren), Viralova, Aya Tanaş ve Aya Lavre (Selanik), Sümela (Trabzon) Rum manastırlarından bazılarıdır. İstanbul'un fethinden sonra bazı manastırlar camiye tahvil edilmiştir. İmrahor ve Zeyrek camileri bunlardandır. St. Paul, St. Pierre, St. Benoit, St. Georges (Galata), St. Maria, St. Nicholas (Sirkeci) manastırları ise XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa'dan gelen Katolik-Cizvit misyonerlerinin peyderpey eline geçmiş, onların faaliyet merkezleri haline gelmişlerdir.
Anadolu'da Artvin ve Erzurum'da Gürcüler'e; Diyarbakır ve Kayseri'de Ermeniler'e ait bazı manastırlar mevcuttur. Süryânî manastırları ise daha çok Mardin'de yoğunlaşmıştır.
Manastırların en yoğun olduğu şehir ise Kudüs'tü. Misyoner Parsons, Kudüs surları dahilinde on üç Rum, birer Katolik, Ermeni, Süryânî ve Kıptî manastırı; dışında ise üç tane olmak üzere şehirde toplam yirmi manastır bulunduğunu bildirmiş, bunlardan bir kısmını da ziyaret etmiştir.
Çoğunlukla deyr adı verilen manastırlarda kilise, şapel, çan kulesi, idarî mekânlar, el yazmaları odası, para ve değerli eşyaların sağlandığı oda, mutfak, kiler, şaraphane, depo, yemekhane, çamaşırhane, kütüphane, misafirhane, mezarlık ve ayazma birimleri bulunurdu. İdarî sistemleri, bağlı oldukları kiliselerin anlayışına göre farklılık gösterse de büyük ölçüde birbirine benzemekteydi. Ermeni manastırlarının her biri bir piskopos veya yüksek rütbeli kilise görevlisi tarafından idare edilirdi. Suriye manastırlarının başı olan "reîsü'd-deyrâ" piskoposun emri altındaydı ve tayinini o gerçekleştirirdi. Keşişlerden atadığı üç yardımcısı ise gelir giderlerin kontrolü, masrafların karşılanması ve yiyecek tedarikinden sorumluydu.
Manastırların işlevleri ve faaliyetlerinde zaman içerisinde birtakım değişimler yaşanmıştır. Osmanlı özelinde buralarda keşişlerin yanı sıra cemaatlerin istihdamı için rahip ve papaz adayları yetiştirilmekteydi. Keşişler aynı zamanda rahip veya rahip adayı idiler ve kendilerini toplumdan tamamen soyutlamaktaydılar. Oradaki programı tamamlayarak yükselenler çeşitli kilise görevlerine atanır, diğerleri manastırın geri hizmetlerinde kalırdı.
İlk dönemlerdeki gibi keşişlik dua, iffet ve sıkı bir dinî yaşantı esasına dayanırdı. Tefekkür için inziva esastı. Nefis terbiyesinde uzun perhiz ve uykusuzluk, vücudu zincirle sarma, vahşi böceklerin saldırısına maruz kalma, dar bir yerde dimdik ayakta durma gibi usuller uygulanıyordu. Keşişler hususi cübbe ve iç kıyafetler giyer, rahibe manastırlarında ise siyah elbise ve siyah peçe kullanılırdı.
Manastırlarda felsefe, ilahiyat ve tarih gibi alanlarda okumalar yapılır, dersler verilir, eserler yazılırdı. Osman Nuri Ergin'in Bitlis yakınlarındaki Amlorti Manastırı'nda ilahiyat, felsefe, mantık okutulduğunu, 1710'da "ulûm ve fünûn tedrisine" de başladığından dârülfünun adıyla anıldığını söyleyerek mübalağa ile anlattığı ve bütün azınlık okulları yazarlarının ondan naklettikleri tahsil biçimi böyleydi.
Manastırlarda kutsal emanetler, klasik eserler ve klasik dönem el yazmaları (İncil, âyin metinleri, aziz biyografileri, kilise büyüklerinin yazıları) muhafaza edilirdi. Mesela Kudüs'teki Kutsal Haç Manastırı'nda Ermeni ve Rum alfabeleriyle hazırlanmış ahitlerin yazma nüshalarından geniş bir koleksiyon Amerikalı misyoner Parsons tarafından kaydedilmiştir. Bu matbuatın büyük çoğunluğu daha sonraları Batılılar tarafından müzelere taşınmıştır. Midyat'taki Mor Gabriyel Manastırı'nın Eski Ahit ve Yeni Ahit dışında felsefe, teoloji, tıp, bilim ve tarihle ilgili kitaplardan oluşan kütüphanesi de dışarıdan gelen baskınlarla yağmalanmıştır. XIX. yüzyılda manastırlarda matbaalar tesis edilmiş, süreli yayınlar çıkartılmıştır. Patrik IV. Petrus 1872-1876 yılları arasında Deyrüzza'ferân'a iki basım makinesi almış; Türkçe, Süryânîce ve Arapça kitaplar bastırmış, 1913'te Hikmet adlı bir dergi çıkartmıştır. Surp Garabed Manastırı'na ilk matbaa Katogikos Kırımyan tarafından 1876'da kurulmuş, Maarif Nezareti bu tesise "sadece dinî kitapların basımı" şartıyla ruhsat vermiştir.
Keşişlerin manevi eğitimine çalışma hayatı da dahildi. Kırsal alanlardaki manastırlarda buna, tarımla uğraşmak ve çeşitli üretim-satış-alım faaliyetleri de dahildi. Örneğin Surp Garabed Manastırı'nda tarım, hayvancılık ve bağcılık ile değirmen işletmek bu cümledendi. Bu sebeple bu manastıra ait araziler, su değirmeni ve Şerafettin dağlarından su getiren kanallar bulunmaktaydı. Her ne kadar keşişler züht ve çalışma hayatını birlikte yürütmek zorunda olsalar da ihtiyaç duyulan iş gücü çoğu zaman çevre köylerden ırgatlarla karşılanıyordu. Yerleşim yerlerindeki manastırlarda ise "çalışma" şartı, zanaat ve sanat alanlarında icra edilmekteydi.
Manastırlar aynı zamanda cemaat içindeki uyuşmazlıkların çözüm ve cezalandırma yeri idi. Bir diğer fonksiyonu da hacıların konaklamalarına imkân sağlamaktı. Hatta önemli bir gelir kalemini onlardan elde edilen konaklama ücretleri teşkil etmekteydi.
Bütün bunların Osmanlı Devleti nezdindeki anlamı, şehir merkezlerinden uzakta geniş bir arazi üzerinde veya dağ yamaçlarında bulunan bu toplulukları kontrol etmek, güvenliklerini sağlamak ve vergilendirmekti. Kıyafet problemleri, üretim mekanizmaları, iç hiyerarşileri, hac dönemlerinde yoğun kalabalıkları ve matbuatları gibi başlıkların tanzimi devlet için ayrı bir külfetti. 1821'de başlayan Rum isyanlarında başta Aynaroz'dakiler olmak üzere bazı manastırlar öncü rol oynamışlardı.
Öte yandan adı geçen bölgelerin Osmanlı hakimiyetinden çıkmasından sonra artık manastırlara böyle bir hukukî zemin sunmadığını, hatta mevcut düzenlerini bozduklarını zikretmek gerekir. Arşiv belgelerinde Eflak ve Boğdan'ın 1859 yılında Osmanlı'dan ayrılarak Romanya adı altında Fransa ve Rusya'nın nüfuz sahasına girmesinden sonra Bükreş Meclisi'nin Rum manastırlarını devletleştirdiği haberi manastır idarecileri tarafından İstanbul'a bildirildiği kayıtlıdır. Bunun üzerine sadaret oradaki yetkililere ve yabancı devlet temsilcilerine birer yazı göndermiştir. Aynı bölgede asırlardır mevcudiyetlerine ve mülklerine dokunulmayan Rum manastırlarının mallarına, dindaşları olan yeni idareciler el koymak istemişlerdir. Bu amaçla "hükûmet-i mahalliyenin manastır vâridatı hakkında" asılsız iddialar ortaya atması ve bunu "umûr-ı maârif ve kilise nazırı Mösyö Rakoça'nın" resmî gazetede yayımlaması üzerine Rum patriği, gidişatın engellenmesi için aslında oralarda artık doğrudan yaptırımı olmayan Osmanlı Devleti'ne başvurarak yardım istemiştir (1863).
Kiliseler XIX. yüzyılda da manastırlarla organik bağlarını sürdürmüşlerdir. Mesela 1863 tarihli Ermeni Milleti Nizamnamesi'ndeki alt başlıklardan biri "Manastırlar Komisyonu"na ayrılmıştır. Buna göre manastırlar "milletin hususi mallarından sayılmakta", vâridat ve masraflarıyla idareleri ve bakımlarının millete ait olduğu belirtilmektedir.
Günümüzde Türkiye'deki bütün manastırların mülkiyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'na aittir.
BOA. HR.SFR.1. 7/36, M.27 Aralık 1863, lef.1; HR.SFR.1. 4/83, M.19 Şubat 1863, lef.11.
Aksu, Ayşe (haz.). Osmanlı’da İki Amerikalı Misyoner: Levi Parsons ve Pliny Fisk’in Anadolu ve Kudüs Seyahat Raporları. İstanbul 2015.
Aydın, H. Veli. “1821 Yunan İsyanı Sırasında Selanik Sancağı ve İsyana Karşı Alınan Önlemler”. Tarih İncelemeleri Dergisi. 33/2 (2018), s. 303-334.
Basmacıyan, Krikor Hagop. Şarkta Toplumsal ve Dinsel Hayat. çev. A. Yılmaz. İstanbul 2005.
Belge, Hadi. 19. Yüzyıl Osmanlı Taşra İdaresinde Aynaroz Manastırları. Dr.T, Gazi Üniversitesi, 2018.
Beroje, Rıza. Muş Surp Garabed Manastırı. YLT, Dicle Üniversitesi, 2019.
Gürkan, Salime Leyla. “Manastır”. DİA. 2003, XXVII, 558-560.
Kenanoğlu, Macit. Osmanlı Millet Sistemi. İstanbul 2004.
Küçük, Zeynep Gül. Mardin ve Çevresinde Süryaniler. YLT, Çukurova Üniversitesi, 2008.
Öztürk, Levent. “Manastır (İslâm Tarihi)”. DİA. 2003, XXVII, 560-561.
Polat, Salihe. Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı. YLT, Ankara Üniversitesi, 2004.
Tiryaki, Ayça. Kısleçukuru Manastırı (Antalya’nın Doyran Beldesi’nde Bir Ortaçağ Yapı Topluluğu). Dr.T, İstanbul Üniversitesi, 2007.
Yavuz, Fikrettin. Ermeni Katogikosu Mıgırdıç Kırımyan ve Ermeni Meselesindeki Rolü. YLT, Sakarya Üniversitesi, 2004.
Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/manastirlar
Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.
Hıristiyan ruhbanların yüksek dinî ilimler tahsil ettiği, özel yerleşkeler.