Hanefî mezhebi imamı.
Hanefî mezhebi imamı.
Asıl adı Nûman'dır. Künyesi Ebû Hanîfe Nu'mân b. Sâbit olup Kûfe'de doğdu. Dedesi Zota, Doğu İslam topraklarından gelen bir mevla idi (mevla: azatlı kölelik ilişkisi ya da anlaşma üzerinden kabileye mensup kişi). Ebû Hanîfe künyesinin, her zaman yanında taşıdığı bir tür divitten (hanîfe) geldiği sanılmakta, dolayısıyla gerçek bir künye olmaktan çok bir sıfat veya lakap niteliği taşımaktadır. Ömrünün yaklaşık elli iki yılını Emevîler döneminde (699-750), geriye kalan yaklaşık on sekiz yılını ise Abbâsîler döneminde (750-767) geçirmiştir. Çocukluğu Kûfe'de geçmiş olmalıdır; babası ticaretle meşgul olduğu için o da ticarete yönelmiş, zekâsı ile dikkat çekmiştir. Ebû Hanîfe, Kûfeli meşhur tâbiîn âlimi Şa'bî'nin yönlendirmesiyle ilim öğrenmeye başlamış, yirmili yaşlara kadar kelam ilmiyle meşgul olmuş, ardından fıkıh ilminde derinleşmeye karar vermiştir.
Emevîler'in sonu ve Abbâsîler'in ilk yıllarında Ebû Hanîfe, yöneticilerin ısrarla kadılık ve benzeri bir görev almasına yönelik taleplerine sıcak bakmamış ve bu sebeple şiddete maruz kalarak hapse atılmıştır. Emevî baskılarından kaçarak yaklaşık beş-altı sene Hicaz bölgesinde kalmış ve bu bölgede İbn Abbas'ın öğrencilerinden istifade etmiştir. Ancak onun asıl hocası Kûfeli olup Abdullah b. Mes'ûd'un ilim silsilesini sürdüren Hammâd b. Ebû Süleyman'dır. Hocasının 738 yılında ölümünün ardından Kûfe'deki ilim halkasının başına geçmiş ve bu halkayı bir eğitim kurumu gibi tasarlayarak fıkıh ilminin meselelerini burada adım adım inşa etmiştir. Pek çok öğrenci yetiştiren Ebû Hanîfe özellikle iki öğrencisi, Ebû Yûsuf ve Muhammed Şeybânî'nin eserleri sayesinde İslam hukuk okullarının en önemlilerinden biri olan Hanefî mezhebinin temellerini atmıştır. Abbâsî Halifesi Mansûr'un meşruiyet arayışları kapsamında kendisine teklif ettiği kamu görevini reddetmesi üzerine hapse atılmış ve bir rivayete göre hapiste işkence sonucu yahut zehirlenerek ya da hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra 767 yılında vefat etmiştir.
Hz. Hüseyin'in ve Ehlibeyt mensuplarının Kerbelâ'da katledilmeleri sonrasında, Emevîler'in hakimiyetine karşı Sekafî'nin (ö. 687) Hz. Hüseyin'in kan davasını güden hareketi, Hâricî ayaklanmaları ve Abdullah b. Zübeyr'in Hicaz ve Irak'ta bir süre devam eden hükümranlığı Emevîler'in Irak bölgesinde otorite sağlamasını zorlaştıran bazı önemli olaylardır. Ebû Hanîfe'nin hayatının büyük bölümü bu siyasî istikrarsızlıkların gölgesinde, siyasî karmaşanın yoğun olduğu Irak bölgesinde geçmiştir. Ebû Hanîfe'nin de Emevîler'in politikalarına muhalefet ettiği hatta bazı isyan hareketlerine fikrî ve malî destek verdiği bilinmektedir. Bu tavrıyla sadece Ehlibeyt mensuplarına yapılan haksızlık ya da baskılar sebebiyle değil genel olarak yönetimin bütün baskıcı ve adaletsiz politikalarına karşı çıkmış, bu tavrını Abbâsîler döneminde de sürdürmüştür.
Ebû Hanîfe'nin yaşadığı yıllar İslam medeniyetinin oluşum sürecindeki en önemli dönemeçlerden biri olan "tedvin çağı"nın başlarıdır. VII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş şifahî (sözlü) kültürden yazılı kültüre geçen müslümanlar, Hz. Peygamber'den ve çevresinden intikal eden ilim mirasını VIII. yüzyılın başlarından itibaren bilimsel disiplinler çerçevesinde yazıya geçirmeye başladı. Tedvin çağı bu sebeple aynı zamanda İslam ilim geleneğinin doğduğu dönemdir. Ebû Hanîfe şer'î ilimler olarak adlandırılan tefsir (Kur'an ilimleri), hadis (rivayet ilimleri), fıkıh, kelam ve tasavvuf olmak üzere beş ilimden son üçünün gelişimine katkıda bulunsa da esasen onun en önemli uğraşı ve belki de en fazla yenilik ve katkıda bulunduğu alan fıkıh ilmi olmuştur. Ancak günümüze ulaşan beş eseri kelam/itikat sahasına aittir. Fıkıhta ise onun ilmî mirasını öğrencileri aktarmıştır. Bu katkılarıyla Ebû Hanîfe, tedvin çağının en önemli isimlerinden biri olarak İslam düşüncesinde çığır açmış, ortaya koyduğu özgün yaklaşımlar sebebiyle çağının muhafazakâr/gelenekçi çevrelerinde büyük itirazlarla karşılaşmış, hatta hakkında yoğun bir karalama kampanyası başlatılmıştır. Özellikle ehl-i hadis çevrelerinde ölümünü izleyen IX-X. yüzyıl boyunca zaman zaman acımasız eleştirilere maruz bırakılan Ebû Hanîfe'nin yüzyıllar geçtikçe görüşleri ümmet tarafından kabulle karşılanmıştır. Bu yüzden sonraki dönem âlimlerinin erken İslam literatüründeki görece olumsuz Ebû Hanîfe portresine itibar etmediği görülür. Modern zamanlarda ise Ebû Hanîfe daha çok çığır açan, değişim karşısında yenilikçi yaklaşımı benimseyen "reyciliği" ile öne çıkarılmıştır. Gerçekten de Ebû Hanîfe bütün çağlar için ilham verici bir bakış açısıyla dinî geleneğin içinde mevcut olan akıl ve hikmeti kavramayı, nasları bağlamında mevcut yerel özelliklerinden ayırarak okumayı esas almış ve buna da rey adını vermiştir. İslamî literatürde içtihat, kıyas, istihsan, istislah gibi terimlerle ifade edilen bu yaklaşımın en önemli temsilcisi belki de kurucusu Ebû Hanîfe'dir.
Ebû Hanîfe, hadis ve diğer islamî ilimlerin henüz disiplinleşme sürecini tamamlamadığı tedvin çağının ilk dönemlerinde yaşamıştır. Fıkıh disiplininin sistematik bir niteliğe kavuşmasında öncülük eden bir isim olarak hadis rivayetlerinin muhtevası ve mânası diye nitelenebilecek şer'î hükümlere ile bunların farklı fıkıh geleneklerinde aldığı biçimlere dair kuşatıcı bir bilgiye sahipti.
Ebû Hanîfe hadisçilerin cerh ve ta'dil kriterleri açısından mezhep sahibi müçtehitlere nispetle daha fazla eleştiri almıştır. Bunun muhtemel sebeplerinden biri onun siyasî tavrıdır; gelenekçiler Emevî ve daha sonra Abbâsî iktidarlarına baş kaldırmayı, fitneyi ve anarşiyi önlemek adına hoş görmemekteydi. Ebû Hanîfe ise hurucu (silahlı isyanı) meşru görmese de isyana katılan Ehlibeyt mensubu isimlere sempati beslemiş, hatta onları ekonomik olarak desteklemiş hem Emevî hem de Abbâsî halifelerinin ısrarcı teklifleri, baskı ve zorlamalarına rağmen yönetime kendisini ortak edecek resmî görevlere girmeyi reddetmiştir.
Ebû Hanîfe iman tanımı konusunda da gelenekçilerden ayrılmıştır. O imanla amelin ayrı şeyler olduğu konusunda çok keskin bir tavra sahip olduğu için gelenekçiler onun bu tavrının arkasında yatan teorik tutarlılık kaygısını görememiş ve bu sebeple onu bidatçı fırkalardan biri sayılan Mürciîlik ile itham etmişlerdir.
Ebû Hanîfe'yi eleştirmeye iten diğer bir sebep de onun rey yaklaşımıdır. Rey konusunda Ebû Hanîfe gelenekte var olan içtihat yaklaşımının mantıkî uzantılarını göz önüne alarak alabildiğince geliştirmiş, gelenekte sorulmayan sorular sorarak reyin çerçevesini genişletmiştir. Özellikle o takdirî/farazî fıkıh yaklaşımıyla reyi teorik, yöntemsel bir temele oturtmuş ve nihayet kıyas-istihsan yaklaşımını icat ederek fıkıh ilmine sonraki gelişimini etkileyecek bir mantıksal çerçeve sunmuştur.
Ebû Hanîfe'nin adı neredeyse rey kavramıyla özdeşleşmiştir. Genel olarak İslamî gelenek (naslar ve selef dönemi öğretileri) zımnında mündemiç olan fikir ve mantığın ortaya çıkarılması olarak tanımlanabilecek rey, yorum mânasında şemsiye bir kavramdır. Belirli tarihsel şartlar ve sebepler doğrultusunda rey kavramı olumsuz çağrışımlar yapmaya başladığında İslamî gelenek onun yerine içtihat kelimesini öne çıkarmıştır. Rey yahut içtihat yorumsal yöntemi muhtevasında bazı alt kavram ve yöntemleri içermektedir. Ebû Hanîfe'de özellikle üç kavram temayüz etmiştir; kıyas, istihsan ve takdirî/farazî fıkıh.
Kıyas yöntemi evrensel bir yöntem olarak hemen hemen her kültürde her hukuk geleneğinde mevcuttur. Özellikle kuralların tespitinde adalet ilkesinin bir uzantısı olarak kıyas yöntemi çok önemli bir rol oynar. İslam âlimleri kıyasın ilahî iradeyi yansıtmasını onun nasların makul mânasına dahil olmasına bağlarlar. Buna göre nasların bir zâhirî (doğrudan, literal) mânası mevcut olup bu dil bilimsel yöntemle çıkarılır. Bir de nasların akledilebilir mânası mevcuttur. Bu da iki kısımdır; illete bağlı akledilebilir mâna ve gayeye bağlı akledilebilir mâna. Kıyas nasların akledilebilir mânasını çıkarmak için başvurulan güvenilir ve nesnel bir yöntemdir. Ebû Hanîfe'nin Kûfe'de kurduğu akademi bu sebeple fıkıh ilminin temellerini atarken yeni durum ve şartlara uyum sağlama, yeni soru ve olaylara cevap verme imkân ve kapasitesini kıyas yöntemi ile başarmıştır. Ancak kıyas, kuralların genel, standart, kişisel durumları dikkate almayan nesnel ve soğuk veçhesini teşkil ederken kuralların öznel, istisnaî, durumdan duruma/kişiden kişiye değişebilen yüzüne de ihtiyaç vardır. Bu amaçla Ebû Hanîfe kıyas karşısına istihsan kavramını yerleştirmiştir; istihsanın kelime mânası güzel olanı aramak, bir şeyi güzel görmektir; bu bazan bir örf, bazan bir ulu gaye, bazan bir kolaylık ilkesi olabilmektedir. Eşitlikten çok hakkaniyeti ve adaleti ön planda tutmak demektir. Aynen kıyas gibi yine nasların makul mâna dairesine dahildir ama kıyasta akledilebilir mâna nesnel bir gerekçeye (illet) ve dolayısıyla genel geçer bir sebebe bağlı iken istihsanda akledilibilir mâna nasların gayesi ya da makasıdü'ş-şeria şeklinde karşımıza çıkar. Bilindiği gibi bir hükmün gerçekleştirmeyi hedeflediği amaç da dolaylı olarak o hükmün mânası içinde yer almaktadır; ama hükmün gayesi illetinden farklı olarak özneldir, kişiden kişiye ve durumdan duruma değişebilir. Bu sebeple de gayeler kavâid-i külliye (hukukun genel ilkeleri) şeklinde formüle edilirler ve hükme kaynaklık etmek bakımından kıyas kadar emin bir yol değildir. Buna rağmen İslamî hükümlerin geçmiş uygulamalarında istihsana bağlı hüküm verme her zaman var olagelmiştir.
Ebû Hanîfe'nin fıkıh düşüncesinin temel araçlarından biri olup daha sonra fıkıh ilminin yine önemli bir yöntemi haline gelecek olan bir diğer husus da takdirî/farazî fıkıh yöntemidir. Fıkıh ilminin disipline edilmesinde takdirî/farazî fıkıh yöntemi çok önemli bir rol oynadı. IX. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren zengin ama henüz düzenlenmemiş olan fıkıh sahasındaki müslüman birikimini derleme ve tasnif etme çabaları başladı. Bu çabalar öncelikle derleme ve bölümleme şeklinde yürürken Ebû Hanîfe gibi soru sormayı bir yöntem haline getiren reyciler salt bir derlemenin yeterli olmadığını, bunun yerine çeşitli sorular sorarak ilmî başlıklar ve alt başlıklar altına girecek malzemenin tahlil edilerek disipline edilmesini gerekli gördüler. Bu çerçevede gelenekteki birikimde var olan meseleleri öncelikle esas aldılar; mesela namaz bölümü (kitabı) adı altında namazla ilgili birikimin tamamını masaya yatırıp tahlil ederek onlardan genel bir namaz çerçevesi çıkardılar, ardından namaz bölümünün alt başlıklarını oluşturdular. Ancak herhangi bir başlık ve alt başlıkları kuramsal anlamda kapsayıcı ve tutarlı bir çerçeveye oturtmanın sadece mevcut birikimin tasnif edilmesiyle başarılamayacağını da gördüler. Bu sebeple birikimde yer almayan ama insan aklının düşünebileceği muhtemel durumları da sorularına konu etmeye başladılar. Öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe ve onun gibi düşünenler, rey yöntemi sayesinde herhangi bir başlık altında şer'a konu olması muhtemel bütün olayları takdirî/farazî durumlar tasarlayarak çıkarmış ve böylece o başlığın kuramını (teorisi) ve ilkelerini üretmişlerdir. Kıyasla beraber takdirî fıkıh doktrinin tutarlı bir biçimde kurulmasına imkân vermekte, istisnalar ise istihsan kavramıyla sisteme entegre edilmektedir. Bu yöntem fıkıh ilminin sonraki yüzyıllarda en geçerli yaklaşımını teşkil edecektir.
Ebû Hanîfe'nin siyasî otoritenin adalet ve hakkaniyete uygun olmayan kararları ve politikalarına karşı hep eleştirel tutumu yani muhalif çizgide yer alması halifeyi meşru görmediği ve bu sebeple halifeye karşı isyanın gerekli olduğu şeklinde bir görüşe sahip olduğu anlamına gelmez. Kendisi muhalif çizgisinin bir uzantısı ve helal-haram hassasiyeti (vera) sebebiyle hiçbir devlet görevini kabul etmemesine rağmen öğrencilerinden kadılık görevine uygun olanların kadı olmasına karşı çıkmamış, hatta onlara kadılık görevi için tavsiyelerde bulunmuştur. En önemlisi Ebû Hanîfe Kûfe'de hocası Hammâd'dan devraldığı ilim/fıkıh meclisinde kendisinden önce örneği görülmeyen bir tarzda fıkıh ilminin mesailini ayrıntılandırıp (tefri') konularını başlıklandırarak (tebvib) bu disiplin vasıtasıyla Abbâsî Devleti'nin hukuk nizamının oluşmasına en büyük katkıyı yapanların başında gelmektedir.
Ebû Hanîfe'nin biyografisini yazanların hemen hepsinin üzerinde durduğu bir konu onun züht ve vera sahibi biri olduğu hususudur. Züht kavramının Ebû Hanîfe'nin yaşadığı çağda sufi tavra verilen ad olduğu göz önünde tutulursa Ebû Hanîfe'nin züht sahibi olduğu vurgusu onun sufi bir kişiliğe sahip olduğunu gösterebilir.
Ebû Hanîfe bir İslam âliminin sahip olması gereken çok yönlü hasletlere sahip bir şahsiyetti. Onun bu çok yönlü âlim portresi yakın öğrencilerinin ondan aldıkları ilhamla sonraki hayatlarında yöneldikleri ilmî, fikrî, idarî ve tasavvufî eğilimlerden de anlaşılmaktadır.
Ebû Hanîfe'nin adını taşıyan Hanefî mezhebi tarihte ve günümüzde özellikle İslamlaşmanın Türkler eliyle gerçekleştiği coğrafyalarda müslüman nüfusunun çok önemli bir kesimi tarafından benimsenmiştir. Başta Anadolu, Balkanlar ve Orta Asya olmak üzere Arap dünyasının bir kısmı, Hint alt kıtası, Rusya müslümanları gibi hemen hemen dünya müslümanlarının yarıya yakınının dinî anlayışını derinden etkileyen Ebû Hanîfe'nin teorik ve yöntemsel yaklaşımları bugün de ilham vermeye devam etmektedir.
Ebû Hanîfe İslam hukukunu (fıkıh) bir disiplin haline getiren ve İslam medeniyetinde hukuk müessesini ilk defa bağımsız bir alan olarak kuran kişidir. Dünya hukuk tarihi açısından bakılırsa Ebû Hanîfe dünyanın en büyük hukukçularındandır denilebilir. Dünya hukuk geleneklerinden biri olarak İslam hukuk geleneğinden söz ediliyorsa bunda Ebû Hanîfe'nin payı çok büyüktür. O Kur'an, sünnet ve ilk İslam nesillerinden (Selef) devraldığı birikimi bir hukuk sistemi olarak kurgulamış ve böylece İslam hukuku (fıkıh) diye bir ilmin oluşmasını sağlamıştır. Yaşadığı çağda ve sonrasında en büyük muhalifleri olan Hicazlılar, ehl-i hadis, Şâfiîler, Hanbelîler ve Şîa onun hukuk bilimine ilişkin geliştirdiği modeli, özellikle kıyas-istihsan kavramları çerçevesinde oluşturduğu sistemi benimseyip kendi fıkıh yöntemlerini oluşturmuşlardır. Ebû Hanîfe makasıd düşüncesine yaptığı vurgu, hukuk için örfe özel bir rol yüklemesi ve teori kurmak için farazî fıkıh yapmanın gerekliliğini söylemesi ile kendisinden sonra bütün fıkıh okullarının kabul edeceği yaklaşımları yüzyıllar öncesinden öngörmüştür. Takipçileri üzerinde bıraktığı olağanüstü etkinin öğretilerini kısa zamanda bir hukuk okuluna dönüştürdüğü görülmektedir. Kendisi daha hayatta iken öğrencileri hilafet topraklarına yayılmış ve onun öğretilerini farklı İslam şehirlerinde öğretme gayretine girmişlerdir. Hanefî mezhebi bugün iki milyar olan müslüman nüfusun neredeyse yarısının mensubu olduğu bir hukuk okulu haline gelmiştir. Büyük İslam devletlerinin hemen hemen tamamı hukuk düzenini oluşturmada Hanefî mezhebine müracaat etmek durumunda kalmışlardır. En sondan başlayarak Osmanlı, Bâbürlü, Özbek Hanlığı, Memlük, Eyyûbî, Selçuklu, Karahanlı, Sâmânî ve Abbâsî devletlerinin hukuk sistemlerinde Hanefî fıkıh doktrini ya tamamen ya da kısmen belirleyici bir rol oynamıştır. Modern zamanlarda da gerek Mecelle, Hukuk-ı Aile Kararnamesi ve diğer ahvâl-i şer'iye kanunları gerekse Mısır Medenî Kanunu gibi kanunlaştırma çalışmalarında Ebû Hanîfe'nin içtihatları hep ilham verici olmuştur. Ebû Hanîfe'yi bu sebeple İslam tarih ve medeniyetinin en büyük fakihi ve dünya hukuk tarihinin de en büyük dehalarından biri olarak nitelemek asla bir abartı değildir.
Ebû Hanîfe'nin İslam geleneğini yorumlama yaklaşımının temelinde Kur'an ve sünnetin mânasını ve amacını kavramak yatmaktadır. O İslam'ın evrensel mesajının peşine düşmüş ve yapabildiği kadar İslam'ın ruhunu ve ana ilkelerini ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Naslara ve geleneğe yönelttiği akıllı ve analitik sorularla vahyin literal boyutunu aşmaya ve maksat ve hikmetini kavramaya gayret etmiştir. Şüphesiz her ulaştığı sonuç isabetli olmayabilir ama bu yönde gayret göstermesi yoruma alan açması ama aynı zamanda nasların zâhirî boyutunu ihmal etmeyen bir denge tutturması herhalde Ebû Hanîfe mezhebini takip edenlere yüzyıllar boyu ilham vermeye devam etmiş, farklı çağ ve coğrafyalarda öğretilerini her daim yorumlamalarını sağlamıştır. Günümüzde İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı büyük krizin aşılmasında Ebû Hanîfe'nin cesur yorum yöntemine çok ihtiyaç duyulduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.
el-Akīde ve İlmü’l-Kelâm min A‘mâli’l-İmâm Muhammed Zâhid el-Kevserî. Beyrut 1425/2004.
Bedir, Murteza. Ebu Hanife: Entelektüel Biyografi. Ankara 2018.
Dımaşkī, Muhammed b. Yûsuf. Ukūdü’l-Cümân fî Menâkıbi Ebî Hanîfe en-Nu‘mân. Haydarâbâd 1394/1974.
Gāvecî, Vehbî Süleyman. Ebû Hanîfe en-Nu‘mân. Dımaşk 1413/1993.
Hatîb el-Bağdâdî. Târîhu Medîneti’s-Selâm (Târîhu Bağdâd). nşr. B. A. Ma‘rûf. Beyrut 1422/2001.
İbn Ebü’l-Avvâm – Ebü’l-Kāsım Abdullah b. Muhammed. Fezâilü Ebî Hanîfe ve Ahbâruh ve Menâkıbüh. nşr. L. B. el-Kāsımî Mekke 1431/2010.
İbn Hacer el-Heytemî. el-Hayrâtü’l-Hisân fî menâkıbi’l-İmâmi’l-A‘ẓam Ebî Hanîfe en-Nu‘mân. Kahire 1324.
a.mlf. İmâm Ebû Hanîfe: Mevâhibü’r-Rahmân fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfeti’n-Nu‘mân. çev. Manastırlı İ. Hakkı. İstanbul 2009.
İmâm-ı Azam’ın Beş Eseri. nşr. M. Zâhid Kevserî. çev. M. Öz. İstanbul 1981.
Kevserî, M. Zâhid. en-Nüketü’t-Tarîfe fi’t-Tehaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe. Kahire 1365.
a.mlf. Te’nîbü’l-Hatîb alâ mâ sâkahu fî Tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-Ekâzîb; et-Terhîb bi-Nakdi’t-Te’nîb. y.y. 1410/1990.
Kureşî, Abdülkādir. el-Cevâhirü’l-Mudıyye fî Tabakāti’l-Hanefiyye. nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv. Kahire 1413/1993.
Mekkî, Muvaffak b. Ahmed. Menâkıbü’l-İmâmi’l-A‘zam Ebî Hanîfe. Haydarâbâd 1321.
Mevsılî, Abdullah b. Mahmûd. el-İhtiyâr li-Ta‘lîli’l-Muhtâr. nşr. M. Ebû Dakīka. Beyrut 1370/1951.
Müsnedü Ebî Hanîfe, Rivâyetü Ebî Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Ya‘kūb el-Hârisî es-Sebezmûnî. nşr. Ebû Muhammed el-Asyûtî. Beyrut 2008.
Sebezmûnî, Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Ya‘kūb el-Hârisî. Keşfü’l-Âsâr fî Menâkıbi Ebî Hanîfe. Taşkent Biruni Ensitütüsü, Ms. 3105.
Saymerî, Hüseyin b. Ali. Ahbâru Ebî Hanîfe ve Ashâbih. Haydarâbâd 1976.
Süyûtî. Celâleddin. Tebyîzü’s-Sahîfe fî Menâkıbi Ebî Hanîfe. Mahmud Hasan Nassâr. Beyrut 1410/1990.
Şeybânî, Muhammed b. Hasan. el-Asl. nşr. M. Boynukalın. Beyrut 1433/2012.
Tsafrir, Nurit. The History of an Islamic School of Law: The Early Spread of Hanafism. Cambridge 2004.
Uzunpostalcı, Mustafa. “Ebû Hanîfe”. DİA. 1994, X, 131-138.
Zehebî. Menakıbü’l-İmâm Ebî Hanîfe ve Sâhibeyh Ebî Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasan. nşr. M. Zâhid Kevserî – Ebü’l-Vefâ el-Efgānî. Kahire t.y.
Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/imam-i-azam-ebu-hanife
Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.
Hanefî mezhebi imamı.