A

ABBÂSÎLER

750-1258 yılları arasında hüküm süren müslüman hanedan.

  • ABBÂSÎLER
    • Nahide BOZKURT
    • Web Sitesi: Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.06.2024
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/abbasiler
    • Doi Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    ABBÂSÎLER
    • Nahide BOZKURT, "ABBÂSÎLER", Maarif Ansiklopedisi, https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/abbasiler/#yazar-1 (24.06.2024).
ABBÂSÎLER

750-1258 yılları arasında hüküm süren müslüman hanedan.

  • ABBÂSÎLER
    • Nahide BOZKURT
    • Web Sitesi: Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.06.2024
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/abbasiler
    • Doi Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    ABBÂSÎLER
    • Nahide BOZKURT, "ABBÂSÎLER", Maarif Ansiklopedisi, https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/abbasiler/#yazar-1 (24.06.2024).

Adını Hz. Muhammed’in amcası Abbas’tan alan Abbâsîler’in, Emevîler’in yerine iktidara geldikleri 750 yılı, İslam tarihinin en önemli dönüm noktalardan biri olup siyasî, idarî, askerî ve ilmî sahalarda çok büyük değişiklikleri beraberinde getirdi. Abbâsîler’in iktidara gelmesi, Emevî idaresinden memnun olmayan grupların temsil ettiği büyük bir kitlenin faaliyetleri sonucunda gerçekleşti.

Abbâsî ihtilalinin önemli temsilcilerinden Ebû Müslim’in 745 yılında Horasan’a gelmesiyle büyük bir ivme kazandı. Ebû Müslim Emevîler’in Horasan valisi Nasr’ı önce Merv’den ardından da çekildiği Nîşâbur’dan uzaklaştırdı (Haziran 748). 02 Eylül 749 tarihinde Abbâsîler Kûfe’yi ele geçirdi. 31 Ekim 749 tarihinde Kûfe Ulucamii’nde Ebü’l-Abbas’a biat edilmesiyle Abbâsî hanedanı resmen kuruldu. Dımaşk’ın zaptedilmesi (26 Nisan 750) ve II. Mervan’ın Yukarı Mısır’da öldürülmesiyle (05 Ağustos 750) Emevî halifeliği tarihe karıştı.

Abbâsîler tarafından hilafet merkezi olarak Şam yerine önce Fırat’ın doğusundaki Hâşimiye ardından da Fırat’ın sol kıyısındaki Enbâr seçildi. İkinci halife Ebû Câfer Mansûr Dicle kıyısında Abbâsîler’in sürekli başşehri olacak Bağdat’ı kurdu.

Abbâsî halifeleri, iktidarlarının ilk döneminde hükümet olmalarında önemli desteklerini gördükleri İranlılar’ı üst düzey görevlere atadılar. Hârûnürreşîd’in vefatından sonra (809) oğulları Emin ve Me’mûn arasındaki halifelik mücadelesi aynı zamanda Arap ve İranlı unsurları arasındaki iktidar mücadelesiydi. Annesi İranlı bir cariye olan Me’mûn’un, anne ve baba tarafından Abbâsî ailesine mensup olan Emin’e galip gelmesiyle Araplar devlet idaresinden uzaklaştı.

Me’mûn daha sonra işleri Bağdat’tan yürütmesi ve güvenebileceği bir kadro kurulması gerektiği düşüncesiyle Türkler vasıtasıyla Abbâsî Devleti’ndeki Arap ve İranlı etkisini kırabileceğine karar verdi.

Me’mûn’dan sonra Türkler’in desteği ile tahta çıkan Mu‘tasım da çeşitli Türk bölgelerinden birlikler getirmeyi sürdürdü ve Sâmerrâ şehrini kurarak (836) Türk birlikleriyle birlikte halifelik merkezini oraya taşıdı. “Sâmerrâ devri” denilen bu dönemde Türkler Halife Mütevekkil’den itibaren fiilen duruma hâkim olup istediklerini halife yapıyor, istemediklerini de hilafetten uzaklaştırıyorlardı. Halifelik merkezinin tekrar Bağdat’a nakledilmesi (892) Türk nüfuzunu kırmaya yetmedi.

İranlı Büveyhîler’in 945 yılında Bağdat’ı işgal etmeleriyle Abbâsî halifeliği bu defa Şiî bir hanedanın baskısı altına girdi. Daha sonra Fâtımîler Bağdat’ta hakimiyet tesis ederek hutbelerin, Fâtımîler adına okunmasını başlattılar.

Abbâsî halifeliğinin, ortadan kaldırılmakla yüz yüze geldiği bu dönemde İran’da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Selçuklular’ın sultanı Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’ı Fâtımîler’den alarak Abbâsî halifesine itibarını iade etti; halifeler yaklaşık yarım asır Selçuklular’ın hakimiyetleri altında yaşadılar.

Emevîler zamanında İslam ülkesinin sınırları Türkistan içlerinden Pirene dağlarına, Kafkaslar’dan Hint Okyanusu’na ve Büyük Sahra içlerine kadar uzanıyordu. Abbâsîler’in iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren bu kadar büyük bir coğrafyayı ayakta tutmanın zorluğundan dolayı kopmalar başladı. Emevî halifelerinden Hişâm’ın torunu Abdurrahman, Mısır ve Kuzey Afrika yoluyla İspanya’ya gitmeye muvaffak oldu ve Endülüs Emevî Devleti’ni kurdu (756). Endülüs’ün ardından bütün Kuzey Afrika’da bağımsız ve yarı bağımsız devletler ortaya çıkmaya başladı. 758 yılında merkez Sicilmâse olmak üzere Hâricî Midrârîler, 777’de Batı Cezayir’de Rüstemîler, 789’da Fas’ta İdrîsîler ve 800’de Tunus’ta Ağlebîler istiklallerini kazandı.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Abbâsîler’in nüfuzu Mısır’dan batıya geçemiyordu. 868-905 yılları arasında Türk Tolunoğulları, 935-969 yılları arasında da İhşîdîler Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak batıdaki sınırı iyice daralttılar. 819 yılından itibaren Horasan ve Mâverâünnehir’de Sâmânîler, 821’de Horasan’da Tâhirîler halifeye bağlı olmakla beraber iç ve dış işlerinde bağımsız hareket etmeye başladılar. 867’de Sîstan bölgesinde ortaya çıkan Saffârîler Bağdat halifesiyle mücadeleye girişirken Suriye ve el-Cezîre’de Hamdânîler 905’ten itibaren bağımsızlıklarını kazandılar.

Abbâsîler devrinde sınırları daha da genişletmek yerine, içeride refahı sağlama yoluna gidilmiş ve fetih amaçlı savaşlara pek girişilmemiştir. Bununla birlikte ihtilali takip eden birkaç yıllık bir sükûnet devresinden sonra Bizans İmparatorluğu ile mücadele sürdürülmüş, Anadolu’yu fethetmek niyetinde olan Halife Me’mûn, hilafetinin son yıllarında Bizans’a karşı 830-833 yılları arasında bizzat kendisinin de katıldığı üç sefer düzenlemiş bu dönemde Bizans’a karşı düzenlenen seferlerin en büyüğü Mu‘tasım tarafından gerçekleştirilmiştir (838).

Moğollar Cengiz Han idaresinde Çin’e karşı yaptıkları başarılı akınlardan sonra, 1218 yılından itibaren batıya yönelerek İslam dünyasını istilaya başlayıp Hârizmşahlar Devleti’ni ortadan kaldırdılar. İran ve Irak’ta Moğollar’ın karşısında duracak kuvvet kalmamıştı. Cengiz Han’dan sonra da Moğol istilasını sürdüren torunlarından Hülâgû, İran’da son mukavemetleri kırarak 1258 Ocak ayında Bağdat önlerine gelerek şehri kuşattı. Barış teşebbüslerinden olumlu sonuç çıkmayınca son Abbâsî halifesi Mu'tasım, devlet erkânıyla birlikte teslim oldu. Teslim olanların hepsini idam ettiren Hülâgû ve askerleri, beş asırdan beri İslam dünyasının başşehri olan Bağdat’ı tahrip ettiler. Böylece Abbâsî hanedanı tarihe karışmış oldu.

Abbâsîler zamanında siyasî, idarî ve askerî alanların yanında dinî ilimler, felsefe, tabiat bilimleri, tıp, matematik, coğrafya, tarih, edebiyat gibi disiplinlerde önemli gelişmeler yaşandı. Camilerin dışında medreseler ve kütüphaneler başta olmak üzere çeşitli eğitim öğretim kurumları ortaya çıkarak gelişti. İlimler sınıflandırıldı, kurumsallaşan ilmî faaliyetler ve çalışmalar sistemli bir şekilde ele alınarak her biri müstakil bir disiplin haline geldi. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ve bunlarla birlikte gelişen dil bilimi ve tarih yazıcılığından meydana gelen dinî bilimler; tıp, doğa bilimleri, matematik, astroloji, astronomi, coğrafya, kimya ve fizikten meydana gelen aklî bilimler olmak üzere ikili tasnif ortaya çıktı. Tamamen İslam dünyasına mahsus olarak hoca-talebe ilişkisi gelişti ve talebeler sadece kitaplardan değil her biri alanında yetişmiş hocalar tarafından doğrudan doğruya verilen derslerle yetiştirilmeye başlandı.

Abbâsîler miras aldıkları fethedilen ülkelerin entelektüel birikiminin İslam kültür ve medeniyeti içerisine aktarılması çabasını sürdürerek ilim ve kültür adamlarının himayeleri de dahil olmak üzere bilim ve düşüncenin gelişmesine yönelik faaliyetleri ve çalışmaları sürdürdüler. İktidara geldiklerinde mevâlî denilen Arap olmayan müslümanlarla Arap ayırımının ortadan kaldırılması ve buna bağlı olarak özellikle erken dönemde İranlı unsura devlet mekanizmalarında görev verilmesi Sâsânî (İran) kültür ve medeniyetine ait unsurların idarî, siyasî ve sosyal hayata taşınması bilim ve düşüncenin gelişmesini hızlandırdı. Bürokratik gelenek başta olmak üzere Sâsânî kültürüne ve medeniyetine ait unsurlar, tarihî menkıbe ve nasihatname mecmuaları vasıtasıyla Arap edebiyatına dahil oldu. Farsça’dan Arapça’ya çevirdiği ve telif ettiği eserlerde eğitim, ahlak ve edep konularına yer veren ve bu faaliyetlerin öncüsü olan İbnü’l-Mukaffa din, bilim ve felsefenin yoğunlaştığı siyaset, eğitim ve ahlak alanlarıyla bağlantısını kurdu. Tohumun filiz vermesinde suyun oynadığı rol gibi eğitimin aklın gelişimi için vazgeçilmez olduğunu belirtmek suretiyle eğitimin sadece ahlakî değil entelektüel içeriğinin olduğunu ve toplumdaki inanç ve düşünce birliğinin sağlanmasının sağlam bir dinî eğitimle mümkün olduğunu ortaya koydu.

Halife Me’mûn (ö. 833) hilafetinin sonlarına doğru Abbâsî Devleti’nde Arap ve İranlılar’ın nüfuzunu kırabilecek, siyasî tecrübe ve birikimin yanında askerî yetenek bakımından da bir denge unsuru olabilecek Türkler’i askerî birlikler arasına almaya başladı. Me’mûn’un ölümünden sonra Türkler’in desteği ile halife olan Mu‘tasım bu politikayı sürdürerek kısa zamanda ordunun büyük bir kısmının Türkler’den oluşmasını sağladı. Sâmerrâ şehrini kurarak (836) hilafet merkezini nakletmesiyle birlikte Türkler siyasî, askerî ve idarî faaliyetlerinin yanı sıra ilmî ve fikrî alanlarda, eğitim öğrenim hayatında da görünür oldular.

Arap edebiyatının en büyük nesir âlimlerinden biri olan Câhiz (ö. 869) Türkler’in Abbâsî halifeliği için taşıdığı önemi İslam tarihinde Türkler’e tahsis edilmiş bilinen en eski Fezâilü’l-Etrâk adlı eserinde ele aldı. Türkler’in Sâmerrâ’nın eğitim, kültür ve sanat hayatındaki etkileri hilafet merkezinin nakledildiği 892’den sonra Bağdat’ta sürdü. Bu dönemde eğitim öğretim hayatının içerisinde yer alarak İslam kültür ve medeniyetine katkı sağlayan ve öğrenciler yetiştiren bazı Türk âlimleri arasında Abdullah Mervezî (ö.798), Halef Ahmer (ö. 796 [?]) Muhammed Yûsuf Firyâbî (ö. 827), Muhammed Mûsâ Hârizmî (ö. 847’den sonra), Mâtürîdî (ö. 944), Ebû Bekir Sûlî (ö. 946) ve Fârâbî (ö. 950) sayılabilir.

Abbâsîler döneminde Arap olmayan milletlerin Araplar’dan üstün olduklarını iddia eden siyasî, edebî ve fikrî akım olan Şuûbiye hareketine mensup âlimlerin yazmış oldukları eserler İslam düşüncesine katkı sağlayan bir diğer faktördü. Bu çalışmalarla bir taraftan Farsça eserleri Arapça olarak yeniden ortaya koymak diğer taraftan da filoloji çalışmalarıyla Arapça’yı büyük bir kültürün aracısı kılmak hedefleniyordu.

Fetihler sebebiyle genişleyen İslam coğrafyasındaki müslümanların karşılaştıkları Yunan, Roma, İran, Mısır, Hint gibi kültürlere ait bilimsel ve felsefî eserleri tercüme faaliyetleri Abbâsîler döneminde büyük gelişme gösterdi. Bu kültürlerden miras alınan bilgiler, deneyimler, teoriler ve aletler sadece kullanılıp geliştirilmedi; aynı zamanda buluşlar ve yeni bilgi alanları vasıtasıyla daha kapsamlı hale getirildi. Özellikle Yunanca’dan yapılan çeviriler İslam felsefesinin doğmasını sağladı. Bu dönemin ünlü düşünürlerden Kindî (ö. 866), Fârâbî (ö. 950) ve İbn Sînâ (ö. 1037) din ile felsefeyi uzlaştırma yolunda çalışmalar yaparak eserler telif ettiler.

Dinî inançlarını İslam perdesi altında saklamaya, buna ihtiyaç duymadıkları ve fırsat buldukları zamanlarda, bu dönemde büyük bir suç kabul edilen düalist inanç ve uygulamalarını ortaya koymaktan çekinmeyen “zındık” (çoğulu zenâdika) olarak nitelendirilen kimselere karşı müslüman kelamcıların yazdığı reddiyeler İslam düşüncesine ve bilim hayatına önemli katkı sağladı. Eğitim öğretim kurumlarında bilimsel tartışma geleneğinin kökleşip yerleşmesine ve gelişmesine sebep oldu. Tartışmalar daima bireysel reaksiyonlar olarak kaldığından o dönem Avrupa’sında bazı kitapların yasaklanması gibi kurumsal hale dönüşmedi. Yapılan eleştiriler adaletsiz, bilimsel ölçülere bağlı ve keyfîlikten uzak olduğu için öğretici oldu.

En parlak dönemini yaşadığı Abbâsîler döneminde daha etkin hale gelen Mû‘tezile, inançla ilgili meselelerin yorumunda akla ve iradeye öncelik veren tavrıyla İslam dininin esaslarını ilke edinen kelam ilminde mühim bir ekol oldu. Mâtürîdiye ve Eş‘ariye başta olmak üzere iki büyük ana akımdan oluşan Sünnîlik bu dönemde teşekkül etti, Şiîlik ana kollarıyla oluşum sürecini tamamladı, bütün ekoller İslam düşünce ve eğitim tarihindeki yerlerini aldı.

Dinî ilimler içerisinde gerek ortaya çıkış zamanı gerekse ehemmiyeti bakımından hususi bir yere sahip olan kıraat ilmine dair çalışmalar Abbâsîler döneminde artarak sürdü. Okuyuş farklılıklarını tasnif ederek metodolojik açıdan açılımlar getirildi ve İbn Mücâhid’in (ö. 936) Kitâbü’s-Seb‘a’sı, İbn Mihrân Nîsâbûrî’nin (ö. 992) el-Gāye fî Kıra’ati’l-Aşr’ı gibi asırlarca ders kitabı olarak okutulan eserler telif edildi. Abbâsîler’le birlikte yaygınlaşan dinî ve fikrî akımlar başta tefsir olmak üzere bütün İslamî ilimleri etkiledi. Tam bir Kur’an tefsirinin en erken örneği olarak günümüze ulaşan Mukātil b. Süleyman’ın (ö. 767) et-Tefsîrü’l-Kebîr’i gibi Kur’an’ı anlama ve yorumlama çabasının bir sonucu olarak rivayet ve dirayet metotlarında eserlerin hazırlanmasını beraberinde getirdi.

Musannef, sünen, muvatta ve câmi‘ gibi başlıklar taşıyan eserlerin telif edildiği ve hadislerin tasnif dönemi olarak kabul edilen Abbâsîler zamanında, rivayetlerin önemli bir kısmını bir araya getiren, İslam dünyasında ilgi ve itibar gören, eğitim öğretim esnasında öncelik verilen ve Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadis kitabı tasnif edildi. Hadis ilmiyle uğraşanlara dair ilk biyografik eserler de bu dönemde hazırlandı.

Abbâsîler döneminde nazarî ve farazî fıkıh çalışmaları arttı ve erken dönemde daha çok Medine, Kûfe ve Basra merkezli olarak gelişen fıkıh çalışmalarıyla eğitim öğretimi Bağdat’ın kurulmasından kısa bir süre sonra yeni başşehirde ve eş zamanlı olarak ülkenin doğusunda ve batısındaki birçok ilim merkezinde yaygınlaştı. Abbâsîler’de kadılık ve başkadılık (kādılkudat) görevi yapan Ebû Yûsuf devlet idaresinde dinî hukukun kabulünü yazdığı Kitâbü’l-Harâc ile gerçekleştirdi.

Erken dönemde mahallî farklılıklara dayanan ve daha çok inanç esasları ile nasların (âyet ve hadisler) yorumu konusundaki tavırları ortaya koyan farklı fıkıh ekolleri ehl-i rey (Irak) ve ehl-i hadis (Medine) şeklinde Abbâsîler zamanında belirgin hale geldi. Ehl-i hadisin fıkıh alanındaki en belirgin özelliği, nasları mümkün mertebe yoruma tâbi tutmadan ve kıyas metoduna başvurmadan tatbik etmek, ehl-i reyin ise bu alanda dinî hükümleri anlama ve yorumlamada akıl yürütme ve mantıkî tutarlılığı daha fazla önemsemeleriydi. Fıkhın sistemleştiricileri olan bu ekollerin ilk mensupları takipçileri tarafından bağımsız fıkıh mezheplerinin kurucuları kabul edildi. Dört büyük fıkıh imamı olan Ebû Hanîfe (ö. 767) ve İmam Mâlik (ö. 795) ilmî faaliyetlerinin önemli bir kısmını bu dönemde gerçekleştirirken İmam Şâfiî (ö. 819) ve Ahmed b. Hanbel (ö. 855) Abbâsîler döneminde yaşadı. Önemli eserler ortaya koyan ve öğrenciler yetiştiren zikredilen mezhep imamlarının bu dönemde takipçileri arttı.

Tarih alanında önemli gelişmelerin kaydedildiği Abbâsîler döneminde Cahiliye dönemi, Hz. Peygamber’in hayatını ele alan siyer ve megazi ve sahabenin hayatlarını anlatan tabakat kitapları, dünya ve imparatorluklar ile bölge ve şehir tarihleri, kültür ve literatür tarihine dair kitaplar yazıldı. Hz. Peygamber’in hayat hikâyesinin özgün planını yaparak yazan İbn İshak (ö. 769) başta olmak üzere İbnü’l-Kelbî (ö. 819 [?]), Vâkıdî (ö. 823), İbn Hişâm (ö. 833), İbn Sa‘d (ö. 845), Câhiz (ö. 869), İbn Kuteybe (ö. 889), Belâzürî (ö. 892-92), Ebû Hanîfe Dineverî (ö. 895), Ya‘kūbî (ö. 904), Taberî (ö. 922), Mes‘ûdî (ö. 957), Ebü’l-Ferec İsfahânî (ö. 967), İbnü’n-Nedîm (ö. 995), İbn Miskeveyh (ö. 1030) Abbâsîler döneminde yaşamış, tarihin çeşitli alanlarındaki eserlerinin önemli kısmı günümüze ulaşmış, sonraki dönemlerdeki tarih yazımında örnek alınan tarihçilerden bazılarıdır.

Dünyaya rağbet etmeme ve takva temeline dayalı tasavvuf hareketinin gelişmesi de Abbâsîler dönemdedir. Bu ilmin hakiki kurucuları kabul edilen Ma‘rûf el-Kerhî (ö. 815), Zünnûn el-Mısrî (ö. 861), Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 911), Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 875), Sehl b. Abdullah Tûsterî (ö. 896), Hallâc-ı Mansûr (ö. 922) gibi sufiler bu dönemde yaşamış, manevi eğitimin gerçekleşmesinin esaslarına dair hikmetli sözler, ahlak, irşat ve sohbet muhtevalı manzum ve mensur eserler kaleme almışlardır.

Abbâsîler’in ilk dönemlerinde dil ve edebiyat alanındaki çalışmalardan Basra ve Kûfe ekolleri oluştu ve bunlara bağlı olarak birçok dil âlimi yetişti. Bir edebiyat şaheseri olan Binbir Gece Masalları’nın ilk taslağını Irak’ta kaleme alan Cehşiyârî (ö. 942-43), Arap, Acem, Rum ve diğer milletlere ait nadir kıssa ve destanlardan meydana gelen ve gece sohbeti denilen (semer) sohbetleri esnasında anlatılmak üzere bin civarındaki hikâyelerden 480 gecelik bir külliyat oluşturdu.

Abbâsîler döneminde aklî ilimler sadece teorik olarak değil uygulamalı olarak da büyük gelişme gösterdi; Cündişâpûr tıp okulu eğitim sistemi, tedavi usulleri ve hastane uygulamaları kuruluşundan itibaren Bağdat’a nakledildi. Hindistan’ın meşhur doktorlarından birini özel doktoru olarak görevlendiren Halife Mansûr zamanından (754-785) itibaren hasta, yaşlı ve engelliler için özel mekânlar yaptırıldı. Hapishanelerde doktorlar görevlendirilirken ilk defa sabit hastanelerin yanında seyyar hastaneler de kuruldu. Pratik tıp eğitimi için yaptırdığı hastaneyi ilmî eserlerle zenginleştiren Hârûnürreşîd (786-809) zamanında da Cündişâpûr kökenli Buhtîşû ailesine mensup hekimler sarayda görev aldıkları gibi teorik ve pratik olarak öğrenciler de yetiştirdiler.

Abbâsîler’in kuruluşundan itibaren önemli gelişmelerin yaşandığı zooloji ilmini aklî ve tecrübî yöntemlerle geliştiren bilginler veterinerlik, ziraatçılık, biyoloji, kuşçuluk, eczacılık, ıtriyat gibi alanlarla ilgisini kurmaya çalıştılar. Hayvanların morfolojik, anatomik ve fizyolojik yapılarını inceleyerek Câhiz’in bir hayvanlar ansiklopedisi olan, sonraki dönemlerde eğitim öğretimde ve bilimsel çalışmalarda kullanılan Kitâbü’l- Hayevân’ı gibi eserleri kaleme aldılar.

İskenderiye kökenli eski kimya geleneğini sistemli bir şekilde başlatan ve kimyayı bir deneysel bilim haline getiren Câbir b. Hayyân’dır (ö. 815). Organik ve inorganik kimya alanlarında önemli çalışmalar yapan ve maddenin kimyasal özelliklerini ortaya koymayı gaye edinen ve ders kitabı niteliğinde Kitâbü’l-Medhali’t- Ta‘limî adlı eserini kaleme alan Ebû Bekir Râzî (ö. 925), XII ya da XIII. yüzyıl âlimlerinden maddenin fizikî nitelikleriyle ilgilenmeyi ve bunları sembollerle açıklamayı gaye edinen Ebü’l-Kāsım Irâkī, eleştirel yaklaşımı ve kimya disiplinine getirdiği yeni açılımlarla İbn Sînâ (ö. 1037) Abbâsîler döneminde kimya alanında öne çıkan bilginlerden bazılarıdır.

Halife Mansûr’un talebiyle 771 yılında Bağdat’a getirilen Sanskritçe eserin Siddhanta başlığı ile Arapça’ya çevrilmesiyle astronomi alanındaki çalışmalar başladı. Tercümeyi gerçekleştiren İslam dünyasında ilk usturlabı yaptığı kabul edilen, İslamî günlerin ay takvimine göre hesaplanması ve kullanılacak cetvellerin nasıl hazırlanacağı konusundaki ana bilgi ve yöntemler üzerinde çalışan Muhammed b. İbrâhim Fezârî’dir (ö. 806). Abbâsî vezirlerinden Yahyâ b. Hâlid Bermekî (ö. 805) ünlü coğrafyacı, matematikçi ve astronomi âlimi Batlamyus’un sonraki dönemlerde İslam bilginleri tarafından üzerinde çalışmalar yapılan, özeti çıkarılan el-Mecistî’sini Arapça’ya çevirtmiş ve yorumunu yaptırmıştır. Mecistî’yi şerhetmek için bilginleri Bağdat’ta toplayan, astronomik gözlemler için yeni aletler temin etmek için çaba gösteren Halife Me’mûn’un (813-833) Bağdat’taki Şemmâsiye mıntıkası ve Dımaşk’ın kuzeyindeki Kāsiyûn tepesinde inşa ettirdiği rasathaneler gözlemlere ivme kazandırdı. Gözlem verilerinin artırılması, astronomi aletlerinin geliştirilmesi gibi konularda yoğunlaşan astronomlar sadece göğün hareketlerini gözlemekle kalmadılar, aynı zamanda güneşin ekliptik düzleminin eğimi, gün dönümü noktalarının gök küresi üzerindeki zâhirî ilerleme hareketi ve güneş yılının süresi gibi konularda çalışmalarda bulundular. Astronominin müspet verilerine dayanarak astrolojiyi temellendirmeye çalışan Ebû Ma‘şer Belhî (ö. 886) Batı dünyasında da haklı bir şöhrete ulaşan çalışmalar yapmış ve eserler bırakmıştır.

IX. yüzyılın başlarında eski Yunan matematiğinden eserlerin tercüme edilmesiyle matematik alanındaki çalışmalar hız kazandı. Başta Sâbit b. Kurre olmak üzere aynı zamanda alanlarında yetişmiş âlimler tarafından yapılan çeviriler sadece zamanın matematiğe dair problemlere cevap vermek ya da teorik gayeler için değil aynı zamanda oluşmaya başlayan yeni toplumun aritmetik, optik, astronomi, ölçü aletleri gibi alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamayı hedefliyordu. Yunan matematiğini Arapça olarak İslam medeniyetine mal eden ve cebiri matematiğin farklı ve müstakil bir kolu olarak ortaya koyan Muhammed Mûsâ Hârizmî (ö. 847’den sonra) başta olmak üzere Sâbit b. Kurre, Habeş el-Hâsib, Kûhî, İbnü’l-Heysem, İbn Sehl ve Bağdat Ulucamii’nin planını çizen Haccâc b. Ertât gibi bilginler matematik ve geometri alanında teorik ve pratik olarak önemli çalışmalar yaptılar, tercümeler gerçekleştirdiler, ders verdiler ve öğrenciler yetiştirdiler.

Abbâsîler döneminde başta ticaret olmak üzere iktisadî hayatın gelişmesi, Bağdat’ın uzak ülkelerle kara ve deniz bağlantısı kurması gibi sebepler seyyah ve kâşiflerin önünün açılmasını ve coğrafya biliminin gelişmesini temin etti. Tercüme faaliyetlerinin yanında âlimlerin hac, cihat, irşat ve eğitim gibi maksatlarla yolculuk yapmaları coğrafya ilmini geliştirdiği gibi zengin seyahatname literatürünü oluşturdu. Bu arada bilginler birbirlerinden fikir alışverişinde bulundular, eğitim öğretime dair bilgiler hoca-talebe ilişkileri bu eserlerde kayıt altına alındı. Denizciliğin geliştiği Abbâsîler döneminde ilk dünya haritası yapma girişimi de gerçekleşti.

İlmî çalışmaların kurumlaştığı, eğitim öğretim faaliyetlerinin geliştiği Abbâsîler zamanında camiler (mescitler) eğitim öğretim fonksiyonunu sürdürdü. Zengin kitap koleksiyonlarına sahip olan camilerde kurulan ders halkalarında eğitim öğretim faaliyetleri devam etti. Abbâsîler öncesinde başlayan camilerde umuma açık ders verme âdeti bu dönemde de sürdü. Önemli filologlar, edebiyatçılar ve tarihçiler kendi eğitim kürsüleri denilebilecek sütunlara (üstüvâne) sahiptiler.

Emevîler zamanında başlayan tercüme faaliyetlerinin hız kazanması ve geçmiş çağlara ait bilimlere olan ilginin artması üzerine camiler dışında ilk eğitim müessesesi olan Beytülhikme Bağdat’ta kuruldu. Cündişâpûr Akademisi örnek alınarak kurulan tercüme merkezi olmasının yanında akademi ve halka açık kütüphane fonksiyonu da gören Beytülhikme, Halife Me’mûn zamanında büyük bir eğitim öğretim merkezi olarak temayüz etti.

İlmî çalışmaların yayılmasına ve tercüme faaliyetlerinin gelişmesine paralel olarak kitaba ve kitap telif etmek için gerekli malzemeye olan ihtiyaç arttı. Abbâsî halifelerinin özel ilgileriyle kurulan ilk fabrika (794) sayesinde kâğıt sanayisi ilerledi. X. yüzyıldan itibaren de daha iyi ve kalıcı mürekkebin geliştirilmesiyle yazıların da kalıcılığı sağlandı. Böylece dinî, ilmî ve edebî kitapların çoğalması Bağdat hilafet sarayındaki gibi Hizânetülkütüp, Hizânetülhikme denilen kütüphanelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Abbâsî halifeleri ve devlet adamları bir eğitim kurumu olan kütüphanelerin Bizans başta olmak üzere ilim merkezlerinden toplanan kitaplarla zenginleşmesini sağladıkları gibi topluma en iyi şekilde hizmet vermesi için çaba gösterdiler.

Abbâsîler döneminde gelişen bir diğer eğitim öğretim kurumu da öğrenci ve öğretmenlerin toplanma merkezi olan ve sahiplerinin âlim, edip, fazıl bilgili ve kültürlü kimselerden oluştuğu kitapçı dükkânlarıdır. Kitap istinsahıyla uğraşan kimselerin bulunduğu, kitap ve kitap yazımıyla ilgili malzemelerin satıldığı ve kitapların üretildiği bu mekânlarda sadece kitap kopya edilmez, ders veren âlimlerin ders notları bir araya getirilip tashih edilir, temize çekilir ve kitap haline getirilirdi. Verrakların bir eserin telif sürecindeki imla, sema, kıraat, ruhsat ve icazet gibi safhaları gerçekleştirebilmeleri için bir eğitim programından geçmeleri ve belli bir ilmî seviyeye ulaşmaları zorunluydu.

Halifelik sarayının başta şehzadelerin yetiştirilmesi olmak üzere önemli eğitim öğretim kurumlarından biri olduğu Abbâsîler döneminde eğitim tarihindeki en önemli gelişmelerin başında eğitim öğretimin medreselerde yapılmaya başlanması gelir. Horasan ve Mâverâünnehir’de uzun ömürlü olmayan bazı girişimler dikkate alınmazsa İslam tarihinde ilk yükseköğretim kurumu eğitim öğretim kadrosunun oluşturulan vakıflar tarafından desteklendiği Selçuklu Sultanı Alparslan’ın veziri Nizâmülmülk tarafından Bağdat’ta kurulan (1067) Nizamiye Medresesi’dir. Genel ders planı yüksek öğretim kurumlarına Nizamiye medreseleriyle girmiştir. Kısa bir zamanda bütün İslam dünyasının dört bir tarafına yayılan medreseler müfredat birliğinin sağlandığı yüksek eğitim kurumları olarak önemli fonksiyon üstlenmişlerdir. Halife Müstansır-Billâh tarafından 1232 yılında inşası tamamlanan kurum hastane, merkezî bir kütüphane ve yemekhane, hamamlar ve ihtisas bölümlerinden müteşekkil bir medrese, dinî ilimler ve dört mezhep fıkhı yanında tıp, farmakoloji, tabiat bilimleri ve matematiksel bilimlerinin de öğretildiği İslam tarihindeki ilk üniversite özelliği gösteren ilk kurum olarak kabul edilmektedir.

Kaynakça

Ahmed Çelebi. İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi. çev. A. Yardım. İstanbul 1976.

Bozkurt, Nahide. Abbâsîler. İstanbul 2019.

a.mlf. Mu’tezile’nin Altın Çağı: Me’mun Dönemi. Ankara 2002.

Câhız. el-Câhız ve Türklerin Faziletleri. haz. R. Şeşen. İstanbul 2002.

Hitti, Philip K. Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi. çev. S. Tuğ. İstanbul 2011.

İbn Cülcül. Tabakātü’l-Etıbbâ’ ve’l-Hükemâ’. Kahire 1955.

İbn Ebû Usaybia. Uyûnü’l-Enbâ’ Tabakāti’l-Etıbbâ’. nşr. N. Rızâ. Beyrut, t.y.

İbnü’l-Kıftî. Kitâbu İhbâri’l-Ulemâ’ bi-Ahbâri’l-Hükemâ’. Kahire, t.y.

İbnü’n-Nedîm. el-Fihrist. çev. R. Şeşen. İstanbul 2019.

Kutluer, İlhan. “İbnü’l-Mukaffa”. DİA. 2000, XXI, 134-137.

Mayerhof, Maks. İslâm Medeniyeti Tarihinde Fen ve Tıp. çev. Ö. R. Doğrul. İstanbul 1935.

Öz, Mustafa “Zındık” DİA. 2013, XLIV, 390-391.

Religion, Learning and Science in the ‘Abbasid Period. ed. M. J. L. Young v.dğr. Cambridge 1990.

Sezgin, Fuat. İslam’da Bilim ve Teknik. I-V, Ankara 2015.

Yıldız, Hakkı Dursun. “Abbasîler”, DİA. 1988, I, 31-48.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/abbasiler

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

ABBÂSÎLER

750-1258 yılları arasında hüküm süren müslüman hanedan.