Mimarlık mesleğine yönelik verilen eğitim.
Mimarlık mesleğine yönelik verilen eğitim.
Türk mimarlık geleneği Türkiye sınırları dışına taşan, Uygur bölgesi ve Türkistan'dan Bosna'ya ve Kuzey Afrika'ya kadar uzanan bir kültürü kapsar. Birbirinden değerli anıtlara ve sivil mimarlık eserlerine ev sahipliği yapan bu geniş coğrafî alan aynı zamanda bu eserleri yapan mimarları da yetiştiren bölgedir. Ancak Türk dünyasının binlerce yıllık tarihi boyunca mimarların nasıl eğitildiği konusunda çok az araştırma vardır. XIX. yüzyıl öncesi mimari eğitimin temel sorumlusu olan Hassa Mimarları Ocağı hakkında bazı eserler kaleme alınmış olsa da ülkemizde mimarlık eğitimi konusundaki araştırmalar genellikle XIX ve XX. yüzyılın ilk yarısında yoğunlaşmaktadır.
Osmanlı Devleti'nde mimarlık eğitiminin başlıca sorumlusu olan Hassa Mimarları Ocağı'nın doğrudan saraya bağlı olması o dönemde mimarlık eğitimine verilen önemin bir göstergesidir. Hassa Mimarları Ocağı'nın öğrencileri farklı ön eğitimler almış kişilerden oluşmaktadır. Kendisini mimarlıkla ilgili uygulamalarda marangoz, dülger, taşçı, mermerci, çini ustası ya da sedefkâr olarak kanıtlamış kişilerle birlikte bazan devlet inşaatlarında görev aldıkları sırada yetenekleri farkedilen devşirme acemi oğlanlar da mimarlık öğrencisi olarak Hassa Mimarları Ocağı'na kabul edilmişlerdir.
Hassa Mimarları Ocağı'nın yalnızca uygulamalı ön eğitimden gelen değil Fâtih Sultan Mehmed döneminden itibaren Sahn-ı Seman medreselerinde, Kanûnî Sultan Süleyman döneminde de Süleymaniye medreselerinde riyaziye, hendese ve geometri eğitimi almış kişileri de kabul etmesi, bu kurumda teori ile uygulamanın ve mühendislik ile mimarlığın nasıl bütünleştirildiğinin göstergelerinden biridir. Fen ve ilmin bu medreselerde tahsil edildiği, hâkimler, hekimler ve mühendislerin bu medreselerde nasıl yetiştiği, "ilmiye salnamesi"nde açıkça anlaşılmaktadır. Günümüzde öğrencilerin fen ve edebiyat arasında seçim yapabildikleri gibi o dönemde de öğrenciler uzmanlaşmak için Sahn-ı Seman medreselerinin istedikleri bölümüne yeteneklerine göre kayıt yaptırabiliyorlardı.
Dolayısıyla uygulama ağırlıklı bir meslek ve bilim dalı olan mimarlık için Hassa Mimarları Ocağı, teori ve uygulamayı, mimarlıkla mühendisliği birleştirerek eğitim vermesiyle öne çıkmaktadır. Sâî Mustafa Çelebi tarafından Mimar Sinan'ın ağzından ifade edilen Tezkiretü'l-Bünyân'daki bilgiler, yukarıda belirtilen verileri doğrulamaktadır. Bu eserde Mimar Sinan'ın ilkin Acemi Oğlanlar Ocağı'nda, daha sonra da Yeniçeri Ocağı'nda dülger olarak yetişip, ordu ile sefere çıktığında yaptığı köprü ve kale gibi mimari tasarımlarla dikkati çekerek Hassa Mimarları Ocağı'na geçtiği belirtilmekte ve Sinan için usta ve mimar tanımları birlikte kullanılmaktadır. Osmanlı döneminde mimarlık mesleği ile ilgili önemli bilgiler veren Risâle-i Mi'mâriye'de ise, Sinan "cihan mühendislerinin başı" olarak tanımlanmaktadır. Bu durum ustalık, mimarlık ve mühendisliğin aynı meslek grubunun farklı becerilerine işaret eden sıfatlar olarak kullanıldığını göstermekte, o dönemdeki mimarlık eğitimine de ortak eğitim anlayışı olarak yansımaktadır. Mesela Osmanlı arşivlerinde Hassa Mimarları Ocağı ile ilgili 26 Haziran 1815 tarihli bir terfi belgesinde bu kurumun hem hocaları hem de mimarları istihdam ettiği görülmektedir ki, bu da hem teorik hem de uygulamalı yüksek düzey mimarlık eğitiminin birlikte yapıldığına işaret eder. Ayrıca Hassa Mimarları Ocağı ile ilgili pek çok belgede "mülâzım" (stajyer) teriminin geçmekte olması ocağın aynı zamanda mimarlık stajını merkezî bir sistem çerçevesinde yaptıran ve denetleyen kurum niteliği de taşıdığını ifade etmektedir.
XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren Batılılaşma süreciyle birlikte davet edilen Avrupalı mimarların etkisiyle sanat ve mimari gelenekleri değişmeye başladı. Mimar Sinan dahil daha önce orduya hizmet eden ve stajyerlerini köprü ve kale gibi inşaat projelerinde eğiten Hassa Mimarları Ocağı, 1773'te Mühendishâne-yi Bahrî-yi Hümâyun ve 1775'te de Mühendishâne-yi Berrî-yi Hümâyun'un kurulmasıyla bu projelerden soyutlandı, verdiği mimarlık eğitimi bu durumdan olumsuz yönde etkilendi. Mimarlıkla mühendisliği birleştiren bu sistemde söz konusu iki meslek dalının birbirinden ayrılması, Avrupa kökenli yeni teknolojileri, yeni üslupları getirerek eğitim ilkeleri açısından bir kararsızlık ortamı oluşturdu. Ortaya çıkan bu sorunları düzeltmek için bu defa 1801 yılında Hassa Mimarları Ocağı "halifeleri"nin mühendishanede eğitim görmelerine yönelik bir karar alındı.
Mühendishâne-yi Berrî-yi Hümâyun'da eğitim görecek olan ve "halife" olarak adlandırılan kişiler kimi kaynaklarda kalfa olarak adlandırılmaktaysa da Hassa Mimarları Ocağı'nın bir devlet kurumu olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu terim onların memuriyet derecesini belirtmekte ve mimar olmakla birlikte henüz eğitimlerinin sürmekte olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Hassa Mimarları Ocağı sadece usta-çırak ilişkisi içinde bir atölye değil, mühendishanede verilen derslerin aynılarının verildiği hem teori hem de uygulama öğreten bir üst düzey mimari eğitim kurumuydu ve tıpkı Enderun gibi sarayın içinde yer alıyordu. Bu okulda mimari malzeme, mimari ölçme yöntemleri, matematik ve geometri gibi derslerle birlikte, mimarlığa yardımcı sanatlar konusunda da dersler veriliyordu. Fakat XVIII. yüzyıl sonlarında hem yetkilerinin giderek ellerinden alınması hem de yöneticilerin Avrupalı mimarları ve mühendisleri tercih etmeye başlaması Hassa Mimarları Ocağı'nı işlevsiz ve sorunlu bir hale düşürdü.
Mühendishâne-yi Berrî-yi Hümâyun'un ders programında resim dersleri, mimari çizim dersleri, askerî inşaat yapımı, taş kesimi, mimari keşif, haritacılık, matematik, geometri, sanat-ı mimâriye gibi dersler yer almaktaydı. Bu derslerin çoğu Hassa Mimarları Ocağı ders programı ile örtüşüyordu, ancak Batı'daki yeni teknolojiler ve Avrupa'da o dönem moda olan mimarlık üslupları üzerinden tasarlanmışlardı. Bu da klasik Türk mimari geleneğinin devre dışı kalmasına ve baroktan başlayarak, rokoko, ampir ve art nouveau gibi üslupların benimsenmesine sebep oldu. Ancak diğer yandan bu vesileyle mimarların teknolojik ilerlemeleri öğrenmeleri için bir fırsat doğmuştu; zaten o dönem mühendishanenin ders programında çok sayıda mimarlık ve sanat dersi olmasının sebebi Hassa Mimarları Ocağı'nda bir eğitim reformu yapmak için oranın personeline yeni bir formasyon kazandırmaktı. 21 Ocak 1802 tarihli bir belgede hendesehane olarak da adlandırılan Mühendishâne-yi Berrî-yi Hümâyun'da eğitim alacak kırk beş adet mîmâr-ı hâssa kalfasının bir listesi verilmektedir (Neftçi, 2014). O dönemin mühendishanesi İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nin temelini oluşturur.
1801'de başlayan bu sürecin üzerinden altı yıl geçtikten sonra 20 Ocak 1807 tarihli bir kanunname ile mühendishanede mimarlık eğitimi verilmesi durduruldu. Belge incelendiğinde mimarlık öğrencileri için gerekli olan alan çalışmasının yanlış anlaşılıp onların, "Bina görmek bahanesiyle çarşı pazarda gezip okulun düzenini bozdukları gerekçesiyle mimarların mühendislerle birlikte eğitim görmeleri yasaklanmıştır" şeklinde bir ibare görülmektedir (Cezar, 1971). 1831 yılına gelindiğinde de mimarbaşılık makamı lağvedilip yerine Ebniye-yi Hâssa Müdürlüğü kurulunca Hassa Mimarları Ocağı da kapatılmış, fakat yerine mimarlık eğitimi yapacak bir kurum düşünülmemiştir. Geleneksel mimarlık eğitimimizde karmaşa yaratan bu yeni düzenleme kendi dönemi içinde de eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Döneme uygun, gerçek bir mimarlık eğitimi yapılması konusunda ilk girişim yeni kurulan Ebniye-yi Hâssa Müdürlüğü'nün başına getirilen Abdülhalim Efendi'den geldi ve 1834 yılında II. Mahmud'a verdiği ayrıntılı bir takrirle bu konudaki önerilerini sundu. II. Mahmud'un bu öneriyi uygun bulmasına rağmen bu eğitim reformu gerçekleştirilememiş, onun yerine Avrupa'ya mimarlık tahsil etmek üzere seçilmiş öğrenciler gönderilerek açık kapatılmaya çalışılmıştır. Ancak 1848 yılında Mühendishane Nazırı Bekir Paşa'nın mimarların tekrar mühendishanede eğitim görmesi için müfredatta yeni düzenlemeler yaptırdığı bilinmektedir.
Bu karmaşık durumu dile getiren ilginç bir örnek Sultan II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yazılan bir layihada görülür. Küçük (2011) tarafından yayımlanan ve sonunda bir isim veya mühür bulunmadığı belirtilen bu belgede "sanâyi-i nefîse-yi milliye" yani "ulusal güzel sanatlar" grubunun en önemli meslek dalının "fenn-i mimari" yani "mimarlık bilimi" olduğu vurgulanmaktadır. Aynı zamanda bu belge Türk geleneğinde mimarlığın usta-çırak ilişkisinde bir zanaat değil bir bilim dalı olarak süregeldiğinin de altını çizmektedir. Layihanın devamında müellif Osmanlı geleneksel mimarisinin terkedilerek Fransa "tarz-ı mimarisi"ne yönelinmesi sebebiyle millî mimari sanatımızın giderek yok olduğundan şikâyet etmektedir. İşte bu durumu düzeltmek için Osman Hamdi Bey bugünün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin atası olan Sanâyi-i Nefîse Mektebi Âlîsi'ni kurup mimarlık eğitimini güzel sanatlarla birleştirirken, bugünün İstanbul Teknik Üniversitesi'nin özü mühendishanede de fenn-i mimari ve resim dersleri okutulmaktaydı. Ancak mühendishaneden mezun olan öğrenciler mimar değil mühendis unvanıyla mezun edilmekteydi. Böylelikle Osmanlı kültüründe mimarlığın içinde bir bütün olan güzel sanatlar ve mühendislik artık ikiye ayrıldı ve iki farklı eğitim biçimi oluştu.
XIX. yüzyıl sonundan itibaren mühendishaneden ve Sanâyi-i Nefîse Mektebi'nden öğrencilerin Avrupa'ya eğitime gönderildiği gözlenmektedir. Birinci millî mimari üslubunun ünlü mimarları Mimar Kemâleddin ve Vedat Tek de aynı sistem içinde, ülkemizdeki eğitimden sonra Avrupa'da ilave eğitim görmüşlerdir.
Sanâyi-i Nefîse Mektebi'nin ilk müdürü, o dönemde aynı zamanda Müze-yi Hümâyun müdürü olan Osman Hamdi Bey'dir. Osman Hamdi Bey mimarlık eğitiminde güzel sanatlarla ilgili eğitimin de yer almasını çağdaş anlamda belirleyen ilk kişidir. Mimarlık bölümünde ise Fransız asıllı bir İstanbullu Levanten mimar olan A. Vallaury, ulûm-ı riyâziye yani matematik hocası Hasan Fuad Bey ile yağlı boya resim ve karakalem hocalarının bir arada ders vermesi bu kurumdaki disiplinler arası eğitimin ileride de sürdürüleceğinin bir göstergesidir. Bir sonraki kuşakta ise Mimar Kemâleddin Bey hem uygulama hem de mimarlık eğitimini birlikte yürütme geleneğini sürdürmüş, Sanâyi-i Nefîse Mektebi'nde hocalık ve yöneticilik yapmıştır. Onun bir anlamda Hassa Mimarları Ocağı geleneğini yeniden uyandırdığı kuramsal ve uygulamalı eğitimi birleştirerek verdiği ve Avrupa kökenli mimarlık akımlarını terkederek ulusal bir mimari anlayışının kullanılması gerektiği inancını öğrencilerine aşıladığı kaydedilir. Aynı dönemde Mimar Vedat Bey'in de bu kurumda eğitim verdiği bilinmektedir.
1920'li yılların ortalarına doğru mimari eğitim ortamı yeniden bir değişime uğradı. Türk hocaların yerini yabancı hocalar almaya başladı. Sedat Çetintaş bu durumun mimarlıkta ve sanatta bir kararsızlık oluşmasına ve eğitimde yeni bir karmaşaya yol açtığını belirtmektedir. İlkin Kemâleddin Bey, daha sonra da Vedat Bey 1926'da adı Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilen Sanâyi-i Nefîse Mektebi'nden istifa etmek durumunda kaldılar. Bu istifaların başlıca sebebi adı geçen hocaların başlatmış oldukları ve birinci millî mimari akımı olarak adlandırılan anlayışın yerini Avrupa ve Amerika kökenli modernist akımlara bırakmış olmasıdır. Güzel Sanatlar Akademisi'nde önce E.Egli (1893-1974), daha sonra da B.Taut (1880-1938) mimarlık bölüm başkanı olarak görev yaptılar. 1938 yılında vefat eden Bruno Taut'un farklı yaklaşımı ve çağdaş mimari ile geleneksel Türk mimarisini birleştirme çabaları, onu diğer yabancı öğretim üyelerinden ayırt eden önemli bir faktördür. Aynı dönemde 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'ne dönüştürülecek olan Yüksek Mühendis Mektebi'nde de (eski mühendishane) başta P.Bonatz, C. Holzmeister ve P. Verzone olmak üzere yabancı hocalar mimarlık eğitimini devraldılar.
1940'lara gelince bu kurumların ilk Türk mezunları mimarlık eğitimini yabancı hocalardan devralmaya başladılar ve bu süreç çağdaş mimarinin Türk yorumunun eğitime uygulanmasıyla devam etti. Güzel Sanatlar Akademisi 1928 yılı mezunlarından Sedat Hakkı Eldem ve Seyfettin Arkan gibi ileride Türk mimarlığının önemli isimleri olacak kişiler mezun oldukları kuruma asistan olurlar. Özellikle Sedat Hakkı Eldem modernist mimarinin ulusal yorumunu yaparak ikinci ulusal mimari akımını başlatmıştır. Bu dönemde akademinin sanat ve mimariyi birleştiren eğitim anlayışı akademi mezunu mimar ve sanatçıların 1928'de birlikte oluşturduğu Güzel Sanatlar Birliği örneğinde de vücut bulmaktadır. Bu bakımdan 1928 yılı ülkemizde mimarlık eğitimi açısından bir dönüm noktasıdır ve 1940'lardaki mimari eğitim anlayışının temelini oluşturur. Ancak akademinin 1926 yılında taşınmış olduğu Cemile Sultan Sarayı 1948'de yanınca bir süre sanat ve mimarlık bölümleri ayrı binalarda eğitim gördü ve 1953'te onarım bitince tekrar aynı binada birleşti. 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'ne dönüşen mühendishanede de hocası Paul Verzone'den mimarlık tarihi ve restorasyon bilim dallarını devralan Doğan Kuban, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olup Türkiye'de mimarlık ve şehircilik eğitimini ülke şartlarına göre yeniden biçimlendirdi.
1969 yılına gelindiğinde 1172 sayılı yasa ile Güzel Sanatlar Akademisi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. 1911 yılında Kondüktör Mekteb-i Âlîsi adı altında kurulan ve 1942 yılından itibaren mimarlık bölümünü de açmış olan bugünün Yıldız Teknik Üniversitesi İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'ne dönüştü. 1956 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi kurulurken mimarlık alanında, teknolojik yenilikler ağırlıklı bir eğitimin ön planda tutulmuş olduğu, üniversitede ilk kurulan bölümün mimarlık bölümü olmasıyla kanıtlanmaktadır. 1960'larda mimarlık eğitiminde ön plana çıkan diğer bir olgu da Anadolu'da kurulmakta olan üniversitelerin mimarlık ve şehircilik bölümlerini geliştirmek için gerek Devlet Güzel Sanatlar Akademisi gerekse İstanbul Teknik Üniversitesi'nden hocaların söz konusu kurumlarda geçici olarak görev almasıdır. Mesela İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Hande Süher 1966 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Şehircilik Bölümü'nün kuruluşunda görev alır ki o dönemde buna benzer pek çok örnek vardır. 1984 yılında ise Bilkent Üniversitesi'nin kurulmasıyla birlikte vakıf üniversiteleri de mimarlık eğitimi vermeye başlar.
Günümüz mimarlık eğitiminde en büyük değişikliklerden biri dijitalleşme, bir diğeri ise güzel sanatlarla mimarlık eğitimlerinin giderek birbirinden kopmasıdır. Mesela 1968-1981 yılları arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde mimarlık ve sanat bölümlerinin ilk yıl ortak atölye dersi olan temel sanat eğitimi dersi 1981'den sonra daha önce beş yıl olan eğitimin dört yıla indirilmesi ve akademilerin üniversitelere dönüştürülmesi sebebiyle ortak ders olmaktan çıkarılmıştır. Bu durum dijitalleşme ile birlikte mimarlık eğitiminde standart bir eğitim modeline doğru gidildiğinin bir göstergesidir. Dijital programları kullanan öğrencilerin giderek geleneksel çizim yöntemlerinden uzaklaştıkları, bilgisayar teknolojisi olanaklarının her ne kadar çizimi kolaylaştırsa da yaratıcılığı giderek sınırladığı gözlemlenmektedir. Bunun çözümü çoğu mimari eğitim kurumunun da uyguladığı gibi geleneksel tasarım yöntemleriyle dijital tasarımı bir arada yürütmek ve Türkiye'de kendi dijital çizim programlarımızı üretmekten geçmektedir. Özgünlük ile teknolojiyi birleştiren bir alan olan mimarlık eğitiminde kendi kültürümüz ve coğrafyamızın unutulmaması bu eğitimin en önemli koşullarından birini oluşturur.
2022-2023 eğitim öğretim yılı itibariyle Mühendislik, Mühendislik ve Doğa Bilimleri, Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık, Mimarlık ve Güzel Sanatlar, Mimarlık ve Mühendislik gibi çeşitli isimlerdeki fakültelerin bünyesinde altmış dört devlet, elli sekiz vakıf toplam yüz yirmi iki üniversitesinde mimarlık alanında dört yıllık lisans eğitimi verilmektedir.
BOA. C. MF.128/ 6395, H 18/ 07/ 1230; I. TNF/4-16, H 05/ 12/ 1312; BCA. 180-9-0-0/884167.
Akademi: Mimarlık ve Sanat. sy. 8 (1974).
Akyürek, Göksun. Bilgiyi Yeniden İnşa Etmek: Tanzimat Döneminde Mimarlık, Bilgi ve İktidar. İstanbul 2011.
Ardaman, F. Emel – Güngören, Elâ. “İDGSA’da Temel Sanat Eğitimi, Ortak Atölye Deneyimi ve Mimarlık Eğitimi”. Mimar.İst. sy. 41 (2011), s. 24-30.
Cezar, Mustafa. Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. İstanbul 1971.
Çetintaş, Sedat. İstanbul ve Mimari Yazıları. Ankara 2011.
Sâî Mustafa Çelebi. Yapılar Kitabı: Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye. haz. H. Develi – S. Rifat. İstanbul 2002.
Ergin, Osman Nuri. Mecelle-i Umûr-ı Belediyye. C. I-II, İstanbul 1995.
Junghanns, Kurt. “Bruno Taut in seiner Zeit: Die Stationen seines Lebens”. Ausstellungskatalog der Akademie der Künste. Berlin 1980.
Kayım, Emine Seda. 1920-1960: İstanbul-Stuttgart Hattı Kemali Söylemezoğlu’nun Kariyeri Üzerinden Türk-Alman Mimarlık İlişkilerini Okumak. YLT, Yıldız Teknik Üniversitesi, 2010.
Küçük, Mustafa. “Bir Osmanlı Devlet Adamının Kaleminden Osmanlı Sanatları”. Din ve Hayat. sy. 14 (2011), s. 56-60.
Neftçi, Aras. “19. Yüzyıl Başında Hassa Mimarlar Ocağı’ndan Hendesehane’ye Dönüşüme İlişkin Önemli Bir Belge”. Mimar.İst. sy. 50 (2014), s. 48-51.
Terzi, İhsan. Mehmet Esad’ın Mir’at-ı Mühendishane-i Berrî-i Hümayun ve Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye Adlı Eserlerine Göre 19. Yüzyıl Türk Resmi. Dr.T, Gazi Üniversitesi, 1988, s. 141-145.
Yavuz, Mehmet. “Ein preuβischer Baumeister in Osmanischem Dienst: August Carl Friedrich Jasmund”. Hacettepe University Faculty of Letters. 26 (2009), s. 235-252.
Yazıcı Metin, Nurcan. “Osmanlılarda Mimarlık Eğitimi”. Prof. Dr. Selçuk Mülayim Armağanı. ed. A. Doğanay. İstanbul 2015, s. 363-396.
YÖK. (19.4.2023 Tarihinde ulaşılmıştır)
Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/mimarlik-egitimi
Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.
Mimarlık mesleğine yönelik verilen eğitim.