A

DİL İNKILABI

 1928 sonrası Türkçe’yi sadeleştirme ve öztürkçecilik süreci.

  • DİL İNKILABI
    • İlim Heyeti
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.05.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/dil-inkilabi
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    DİL İNKILABI
DİL İNKILABI

 1928 sonrası Türkçe’yi sadeleştirme ve öztürkçecilik süreci.

  • DİL İNKILABI
    • İlim Heyeti
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.05.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/dil-inkilabi
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    DİL İNKILABI

"Dil inkılabı", 1928 yılı sonunda gerçekleşen "alfabe devrimi" ve 1935'te başlayan "Güneş-Dil teorisi" ile eş zamanlı başlayıp gelişmiştir. Bu iki reform iç içe ve ortak bir amaca yönelik alt birleşenler olarak gerçekleştiği için birbirine karıştırılmakla birlikte farklı niteliklere sahiptir. Alfabe devrimi, Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kabul edilmesinden ibaret iken, bizzat uygulayıcılar tarafından "dil inkılabı" olarak adlandırılan hareket, başlangıçta uzun yıllardır devam eden dilde sadeleşme tartışmasının bir devamı gibi de görülmüştür. Böylesi tarihî ve sosyolojik bir talebe karşılık gelmesi yanında dil inkılabı, Cumhuriyet'le başlayan yeni milliyetçilik anlayışı ve medeniyet değiştirme projesinin ciddi araçlarından biri olarak tasarlanmıştır. Dildeki yabancı kelimelerin tasfiyesi neticesinde konuşma ve yazmada halk ağzının hâkim hale getirilmesiyle gerçekleşecek dil milliyetçiliği, atalar lisanının canlandırılması ve böylece bir tür medenîleştirme misyonuna bürünen inkılabın asıl hedefinin "Türkçe'yi Doğu kültür dairesinden çıkararak" (Lewis, 2004: 44; Hanioğlu, 2023: 723), toplumu uygar Batı dünyasına hızlıca kavuşturmak olduğu ifade edilmiştir. Dilde yapılacak tasfiye/arındırma ve sadeleşme faaliyetinin "yabancı kelimeler" üzerinden yapılacağı belirtilmiş ancak burada kastedilenin daha çok Doğu kültür alanını belirleyen Arapça ve Farsça sözcükler olduğu görülmüştür.

Osmanlı'da yazı dilinin bürokrasi ve kamusal alanda fonksiyonel hale gelmesiyle Türkçe bir imparatorluk dili olarak daha da büyümüş ve gelişmiştir. Bununla birlikte seçkinler ile halk arasındaki mesafe daha görülür, farkedilir hale gelince gazete ve dergiler gibi halka yönelik yayınların artmasına bağlı olarak dilin sadeleşmesi ve ıslâh-ı lisan tartışmaları da gündeme taşınmıştır. Özellikle II. Abdülhamid döneminde yükselen bu anlayışın önde gelen ilgisi Türkçe'nin sadeleşmesi üzerinedir. Bu dönemde Ahmed Midhat Efendi, Necip Asım (Yazıksız) ve Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi yazarlar Türkçe'nin daha sade yazılması yönünde görüşler ileri sürmüştür. II. Meşrutiyet döneminde ise millî edebiyatçılar, yeni lisan hareketinin öncüleri Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp milliyetçiliğin bir şubesi olarak ana dili ve halka göre yazma ve söyleme konusunu tartışmışlardır. Bu konuda ön plana çıkan ve Cumhuriyet ideolojisini de büyük ölçüde etkileyen Ziya Gökalp sadeleşmeyi desteklerken, Arapça ve Farsça kelimelerin dilden ihracının Türkçe'yi "en canlı kelimelerinden, dinî, ahlakî ve felsefî tabirlerinden mahrum edeceğini", sözcük türetmenin ise grameri alt üst etmekle kalmayarak "sun'î bir Türk Esperantosu" (Gökalp, 1338: 16) yaratacağını belirterek tasfiyeye karşı çıkmıştır. Gökalp'ten on yıl kadar önce II. Meşrutiyet Batıcılar'ından Jön Türk Gazetesi Müdürü Celal Nuri de "Lisan terakki eder, tekâmül eder, fakat tebeddül ve tagayyür etmez. Lisanı tebdil etmek Esperanto gibi bir ucûbe-i beyan ihdâs etmektir" (Celal Nuri, 1912: 86) diyerek dilde sadeleşmeyi savunmuş ama tasfiyeyi kesin bir şekilde reddetmiştir.

1925 sonrasında "Muasır medeniyetler seviyesine erişmek" için, yüzyıllardır devlet ve toplumu geri bıraktığı düşünülen unsurların bırakılması, yerlerine yenilerinin alınması hedefe ulaşmak için kararlılıkla uygulanacak düşünceler olarak görülmüştür. 1928'de gerçekleşen alfabe inkılabı kamusal görsellik, simge ve değer dünyasına etkisi bakımından projenin en yüksek düzeyli parçalarından biri olmuştur. Bundan sonra sıra "gramer ve dil" çalışmalarına gelmiş ancak ilk etapta Ziya Gökalp gibi dil milliyetçilerinin önerdiği sadeleştirme mi yoksa kapsamlı bir tasfiye mi yapılması gerektiği konusunda karar verilememiştir. Başlangıçta, 1929'da okullarda Arapça ve Farsça derslerinin öğretimi tamamıyla kaldırılmıştır, üç yıl sonra da Darülfünun İlahiyat Fakültesi'ne girişte Arapça ve Farsça sınavına son verilmiştir. Bu fakülte 1933'te kapatılmış, yerine Şark-İslam Tetkikleri Enstitüsü kurulmuş ancak iki sene sonra onun da faaliyeti sona ermiştir. 1929'da çoğunluğu öğretmenlerden oluşan söz derleme komisyonları teşekkül etmiş ve Türkçe'nin söz varlığı tespit edilerek nasıl hareket edileceğine yönelik hazırlıklar başlamıştır. Neyin nasıl yapılacağına kesin karar verilmemekle birlikte, yeni milliyetçiliğin ve medeniyet değiştirmenin aracı olarak "yeni dil" oluşturmaya doğru ilerleyen ilgi ve kararlılık ortaya çıkmıştır. Bu faaliyet kendini "öz Türkçeleştirme" olarak ifade etmiştir. Bütün bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk, Türkçülüğün temel tezlerini içselleştirmekle birlikte uygulamada "sadeleştirmeci"likten ziyade, Ziya Gökalp'in karşı çıktığı "radikal tasfiyeciliği" benimsediğini ortaya koymuştur. Çünkü Mustafa Kemal meseleye, sadece "dil reformu" zemininde yaklaşmamış, Arapça ve Farsça'nın kültürel dokudan kazınmasını da düşünmüştür (Hanioğlu, 2023: 726). Böylece tarihte görülen en büyük tasfiye hareketlerinden birinin başlatılmasına karar verilerek Batı uygarlık dünyasına toptan ve hızla girilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Bu aşamadan sonra Türkçe'yi bir Doğu dili olarak gösteren Arapça ve Farsça gramer kurallarını uygulamak tamamıyla terkedilecek, bu dillerden girmiş kelimeler atılarak Türkçeler'i tercih edilmiştir. Hedef, Türk milletinin "dilini de yabancı boyunduruğundan kurtarmak" şeklinde bir tanımlama yapılmıştır. Reformculara göre Türkçe, yabancı kelimelerin hepsinin atılmasıyla ancak millîleşebilir, onların yerine eski Türkçe kaynaklardan ikame yapılabilirdi. Ya da eski Türkçe köklerden "lâhikalarla" (ekler getirerek, yeni yapılarla) kelimeler üretilebilirdi.

Bu karar neticesinde kültür, medeniyet dönüşümü ve yeni kimlik inşası için 15 Nisan 1931'de Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti, 12 Haziran 1932'de de Türk Dili Tedkik Cemiyeti (1936'dan sonra Türk Dil Kurumu) teşekkül etmiştir. Bu arada din dilinin de millîleşmesi için oldukça radikal kararlar alınmış ve 21 Kasım 1932'de Diyanet İşleri Başkanlığı'na bütün cami ve mescitlerde ezanın Türkçe okunması emri verilmiştir (Daha sonra bu emre "sela, selam ve hutbe" de eklenmiştir). Dil inkılabının bilimsel teorik alt yapısının hazırlığı için 26 Eylül-5 Ekim 1932 arasında I. Türk Dil Kurultayı toplanmıştır. Aralarında dil uzmanı olmayanların da görev aldığı çok sayıda katılımcı, millî dil inşası ve yapılacak tasfiye sistemini tartışmaya başlamıştır. Toplantıda Hüseyin Cahit'in senelerdir şahsının ve Ziya Gökalp'in savunduğu Türk milliyetçiliğinin dil tezlerini yüksek sesle dile getirmesi ve buna cevap verilememesi ortamı gerince Mustafa Kemal, Türk Dili Tetkik Cemiyeti Başkanı Sâmih Rifat'ı görevlendirerek kendi tezini üst perdeden savunmasını istemiştir. Sâmih Rifat, konuşmasının sonunda "Bu inkılabın başında her inkılabın başında bulunan Büyük Mürşidimiz vardır" (Lewis, 2004: 72; Hanioğlu, 2023: 729) diyerek itirazların önünü kesmiştir. Kurultay sonrasında Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk dilinde Türkçe'ye yabancı kalmış unsurları atmak, Osmanlıca-Türkçe ayrılığına son vermek ve "temel unsurları öztürkçe millî bir dil yaratmak" üzere girişimlere başlayacağını duyurmuştur.

Cemiyetin kurduğu "Lugat-Istılah Kolu"nun çalışmaya başlamasıyla yabancı kelimelerin yerine halk ağızlarındaki ve diğer Türk lehçelerindeki deyimler eski eser ve sözlüklere dayalı, gerekirse kelimelere kurallı ya da kuralsız eklemeler yaparak yeni sözcükler ve terimler üretilmesi için kapsamlı faaliyetler başlamıştır. Dönem basınında "dil savaşları" ve "dil seferberliği" olarak kavramsallaştırılan faaliyet her alanı kapsayacak şekilde ele alınmıştır. 7 Mart 1933'te Türk Dili Tetkik Cemiyeti üyeleri ile Cumhuriyet Halk Fırkası Umumi Kâtibi Mehmet Recep ve Maarif Vekili Reşit Galip'in hazır bulundukları toplantıda Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesi ve yerlerine "Türkçe" kelimelerin geçirilmesi için bir "araştırma programı" hazırlanmıştır. Bu konuda ilk somut adım, Arapça ve Farsça kelimelerin yerine geçmesi istenen kelimeleri belirlemek üzere geniş katılımlı bir anket yapmak olmuştur. Şemseddin Sâmi'nin Kamûs-ı Türkî sözlüğünden derlenen kelimeler listelenmiş; gazete, dergi ve radyo vasıtasıyla bunlara hangi karşılıkların verilmesi gerektiği bütün toplum kesimlerine sorulmuştur. Yurt genelinde vatandaşlar dil seferberliğine davet edilirken, Cumhuriyet Halk Fırkası şubeleri ve halkevlerine de sıkı çalışma talimatı verilmiştir. Yaklaşık dört ay kadar devam eden bir çalışmadan sonra 12 Mart 1933 tarihinde kapsamlı ilk liste hazırlanmış ve 1382 Arapça ve Farsça kelime listelenmiştir. Teklif edilen on binlerce karşılıktan 1100 tanesi komisyonca değerlendirilmiş, bunlardan 640 tanesi Türk Dili Tetkik Cemiyeti tarafından kabul edilmiştir. Çalışmalar hız kesmeden devam etmiş, sözlükler ve tarihî eserler taranarak sırf bu faaliyet için kurulan dergilerde (Tarama ve Derleme dergileri) yayımlanmaya başlanmıştır. Kelime üretiminde ve yeni karşılık vermede uzmanların yanında konuyla ilgisi ideolojik heyecandan ibaret olan birçok kişi de görev almıştır. Tasfiye edilen kelimelerin yerine yenileri üretilirken çoğu kere Türkçe gramer kuralları dikkate alınmamıştır. Yeni kelimelerden birçoğu, eskisinin anlam ve ruh dünyasına nüfuz edemezken (maarif=eğitim, medeniyet=uygarlık, kelime=tilcik vb.) bazıları da anlamı büsbütün karmaşık hale getirmiştir (rağmen=tapa, şüphe=küşüm, alaka=ilinç vb.). Buna karşın, üretilen yeni kelimelerden bazıları (eğitim, okul, öğretmen, danışman, uygarlık, saptamak, uygulamak, olasılık vb.) ilerleyen tarihlerde yerleşik hale gelmiştir. Bunun yanında "bitik, tapa, yazak, küşüm vb." çok sayıda kelime ise kendine kullanım alanı bulamamıştır.

1933'ten itibaren Arapça ve Farsça kelimelerin basında, bürokraside ve eğitimde kullanılmasına yasak getirilmesinden dolayı ciddi bir kaos meydana gelmiştir. Zira bu tür kelimelerin yerine hangi karşılıkların verileceğine dair bir standart oluşturulamamış, herkes dilediğini tercih eder hale gelmiştir. Böylece yazılar anlaşılmaz bir durum almıştır. Gazete ve dergi yazarları yeni dille yazmayı reddettiklerinden, yayın yönetmenleri ve editörler, gelen yazıları yeni dile dönüştürmek için "ikameci" adında bir çalışana görev vermek zorunda kalmışlardır. Böylece 1933'ten itibaren yazı hayatında 1912'de Celal Nûri'nin, 1922'de de Ziya Gökalp'in öngördüğü gibi "suni bir Türk Esperantosu" meydana gelmiştir.

1934'teki Türk Dili Kurultayı'nda bilimsel terimlerin zorunluluk halinde Latince ve Avrupa lisanlarından alınabileceğine karar verilmiştir. Bir sene sonra Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu hazırlanmış, kısa bir süre sonra yeni Türkçe'nin ilk sözlüğü yayımlanarak eski lisan Osmanlıca "yabancı bir dil" haline getirilmiştir. Bu tasfiyeci, eski dili reddedici süreç G. Lewis'ın kitabına başlık olarak koyduğu "katastrofik başarı" betimlemesiyle uzun süre yazı dilinde kaosa ve yeni nesiller için ciddi bir karmaşaya sebep olmuştur.

Nitekim 1935 yılının başlarından itibaren, inkılabın lideri Mustafa Kemal Atatürk'ün "bu süreçten memnun olmadığına, yapılan işin maliyetinin getirisinden fazla olacağına" dair aktarımlar yapılmıştır. Buna göre 3 Ekim 1935 tarihinde İsveç prensi ve prensesi onuruna verilen yemekte konuşulanlar bardağı taşıran son damla olmuştur. Atatürk eline verilen öztürkçe metni okurken rahatsız olmuş "Kendi dilinin iyi bir ustası, gururlu bir lider için bu durum canını acıtan bir yara gibi" (Lewis, 2004: 86) görülmüştür. Bir aşamadan sonra dil inkılabının savunucularından olan Ahmet Cevat Emre, Mustafa Kemal'in "Birbirimizi anlamaz olduk" (Emre, 1960: 333) dediğini, keza reisicumhurun sözcüsü Falih Rıfkı Atay da "Dili bir çıkmaza saplamışız" (Atay, 1980: 477) dediğini aktarmıştır. Böylece aslında Emre'nin ifadesine göre "Özleştirmecilik iflas etmişti", ancak geri dönülmez bir yola da girilmişti. Mustafa Kemal "iki şeyde inkılap olmaz: Dilde ve musikide" (Emre, 1960: 339) diyerek önce karşı çıkılan teze geri yönelirken, dilde Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesinden de geri kalınmamıştır. 1935'in sonlarından itibaren tasfiye ve yeni kelime üretimine, sıra dışı bir başka reform, Güneş-Dil teorisi yüzünden ara verilmiş gibidir.

Mustafa Kemal'in 1938 yılında vefatı ve ardından Güneş-Dil teorisinin terkedilmesi sonrasında dil inkılabı eski hızında ve keskinliğinde olmasa da devam etmiştir. Nurullah Ataç ve Falih Rıfkı Atay başta olmak üzere, yeni rejimin önde gelen isimleri sadeleşme görünümünde tasfiyeyi her alanda sürdürmüştür. Türk Dil Kurumu 1950'ye kadar bu konuda çalışmalarını etkin bir şekilde sürdürmüş, İsmet İnönü ve Maarif Vekili Hasan Âli Yücel projeye destek vermiştir. Türk Dil Kurumu, bilim alanlarının hemen hepsinde ve günlük hayatta sağlıktan, hukuka, eğitimden eğlenceye, bisikletten otomobile varıncaya kadar ek lügatçeler hazırlayarak hem tasfiyeye hem de yeni kelimeler üretmeye devam etmiştir. Bu süreçte dildeki sadeleşme ve tasfiyeye karşı çıkanlar da az değildir; ancak ellerindeki imkânlar ve kamusal temsil düzeyleri bakımından etkili olamamışlardır.

Dil inkılabı asıl tesirini, yüksek nüfus artışı, sanayileşme, şehirleşme ve okullaşmanın artması ile radyo, sinema, gazete, dergi vb. basın ürünlerinin hem ulaşılabilir hem de etkili olmaya başlamasıyla 1960'lardan sonra göstermiştir. Eğitimini Osmanlı son dönemi ve erken Cumhuriyet döneminde tamamlayan neslin ortadan çekilmesiyle Türkçe geleneksel ve kültürel zihniyet dünyasında, estetik ve mâna zenginliği ile tarihî derinliğinden hızla uzaklaşmıştır. 1980'lere gelindiğinde ise bizzat dil reformu uygulayıcılarının eserlerini bile aslından okuyabilecek az sayıda insan kalmıştır. Reform sayesinde aydınlar ve halk arasındaki uçurumun azalmasının dil ve kültür adına fayda ve maliyeti ise tartışılmakta olan bir durumdur. Reformun neticesi bazılarına göre, Türkçe'nin yabancı dillerden (Arapça ve Farsça) kurtulmasına imkân sağladığı için bir kazanım iken, bazılarına göre de yeni nesilleri kültür ve medeniyet dünyasından kopardığı ve ona yabancılaştırdığından ötürü "trajik bir başarı"dır.

Kaynakça

Atay, Falih Rıfkı. Çankaya. İstanbul 1980.

Celal Nuri. “Mektuplarımız ve Cevaplarımız”. Türk Yurdu. 1/5 (1912), s. 86-87.

Emre, Ahmet Cevat. İki Neslin Tarihi: Mustafa Kemal Neler Yaptı. İstanbul 1960.

Ertop, Konur. “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Dil Sadeleşmesi”. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi. 1985, II, 333-340.

Gökalp, Ziya. “Yeni Türkçenin Menfi ve Müspet Gâyeleri”. Küçük Mecmua. 20 Teşrinisani 1338, s. 16-19.

Hanioğlu, M. Şükrü. Atatürk: Entelektüel Biyografi. İstanbul 2023, s. 723-734.

Heyd, Uriel. Language Reform in Modern Turkey. Jerusalem 1954.

İmer, Kâmile. Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi. Ankara 1976.

Kushner, David. Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908). çev. Z. Doğan. İstanbul 1998.

Levend, Agâh Sırrı. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri. İstanbul 1992.

Lewis, Geoffrey. Trajik Başarı: Türk Dil Reformu. çev. M. F. Uslu. İstanbul 2004.

Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu. İstanbul 1935.

Şimşir, N. Bilal. Türk Yazı Devrimi. Ankara 1992.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/dil-inkilabi

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

DİL İNKILABI

 1928 sonrası Türkçe’yi sadeleştirme ve öztürkçecilik süreci.

Önizleme