A

BATICILIK

XIX. yüzyılda Avrupaî hayat ve zihniyet dünyasını ifade için kullanılan tabir.

  • BATICILIK
    • Azmi ÖZCAN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 13.06.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/baticilik
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    BATICILIK
BATICILIK

XIX. yüzyılda Avrupaî hayat ve zihniyet dünyasını ifade için kullanılan tabir.

  • BATICILIK
    • Azmi ÖZCAN
    • Web Sitesi: Türk Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 13.06.2026
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/baticilik
    • ISBN ve DOI Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    BATICILIK

Temeddün/medenîleşme, Garplılaşma, muasırlaşma, Avrupalılaşma, Batılılaşma, uygarlaşma, asrîlik, asrîleşme, çağdaşlaşma, modernleşme gibi birbirlerine göre nüansları olan mefhumlarla ifade edilmiştir. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden bugüne kadar devam eden Batı dünyasının siyasî, içtimaî, askerî, iktisadî, ilmî vb. sahalardaki gelişmişlik seviyesine ulaşabilmek için gösterilen değişim, dönüşüm ve çabayı izah için kullanılan muğlak ve çok katmanlı bir kavramdır. Söz konusu gayret öncelikle askerî ve eğitim alanında başlamıştır. Hayatın bütün yönlerini kapsaması ve kendine özgü bir zihniyet ve davranış tarzı teklif etmesi sebebiyle Batıcılık bir tür ideoloji olarak görülmüştür. Osmanlıcılık, İslamcılık ve ideolojilerine Türkçülük ilave bir olgu olması yanında, adı geçen ideolojilerin ortak yönünü temsil ettiği de iddia edilmiştir. 1904 yılında Osmanlı Devleti'nin istikbaline dair öngörülerde bulunan Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesinde devletin geleceğini Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık bakımından tahlil edip, bu tasnife Batıcılığı dahil etmemesi diğerlerinin potansiyel Batıcı ideolojiler olduğu varsayımına da dayandırılmıştır.

Osmanlı Devleti kuruluşundan beri Batı dünyasıyla yakın temas halinde olmasına karşın bu ilişki, hayat tarzı ve zihniyet bakımından XVIII. yüzyılın başlarında matbaa, seyahatler, sefaretler, tercümeler ve daha sonra da yeni askerî okulların açılmasıyla daha farklı bir düzleme taşınmıştır. III. Selim dönemi Nizâm-ı Cedit'i devlet ve toplum hayatında siyasî, askerî, malî ve bürokratik yeni düzenlemeleri hedeflerken buradaki yenilik tarz-ı kadimden farklılaşmıştır. Nitekim 1826 yılı sonrasında II. Mahmud döneminin yapısal değişimleri 1839 Tanzimat Fermanı ile hukukî bir zemine evrilmiştir. Böylece başta devlet seçkinlerinde olmak üzere toplumda ilk defa geleneksel yapıdan farklı, devletin kaderi hakkında ayrı düşünce ve teklifleri olan iki kategori ortaya çıkmıştır. "Alaturka" ve "alafranga" farklılaşması seçkinler dünyasındaki belirgin tercih farklılığını izah için kullanılmaya başlanmıştır. Devletin bekası için Batılı yeniliklerden bazılarını almak yanında daha derinden etkileşimi/taklidi savunanlar gün geçtikte devlet kadrolarında baskın olmaya başlamıştır. "Her alanda görülmeye başlanan bu değişikliğin kuşkusuz yalnızca yeni silahların ithali, yeni eğitim kurumlarının inşası ve şehirlilerin kıyafetleriyle sınırlı kalmadığını tekrar belirtmekte fayda var. Sonuçta bu değişim kendi sosyal gerçekliklerinin dışında, üstelik onunla çatışan bir realiteyi gözlerinin önüne getiren ve onu gerçekleştirmeye çalışan bir seçkin grubu ortaya çıkartmıştır" (Hanioğlu, 1985: 1384). Özellikle Kırım Harbi sırasındaki gelişmeler ve ardından gelen Islahat Fermanı (1856) sonrasında Batılı tarz edebiyat, mimari, kamusal toplantı, eğlenme başta olmak üzere diğer tercihler gündelik hayatın her alanında görünür hale gelmiş, 1860'lardan sonra da basın aracılığı ile kamuoyu oluşturma ve yaygınlaşma imkânı elde etmiştir. Burada dikkati çeken hâlâ Batılı normları savunan ve hayran olanların seçkin zümre olmasıdır. Halkın kahir ekseriyetinin böylesi bir hareketle ilgisi, bilgisi ve ona desteği yoktur. Osmanlı toplumsal yapısının avam-havas örgütlenmesinin Tanzimat döneminde aldığı yeni boyut, elitlerin oynadığı toplumsal rolün çok daha önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. "Batıcı" elitlerin basında, devlet kadrolarında ve askerlikte ön planda olmasıyla artık, Batı'nın teknik ve teknolojik üstünlüğü, onun taklidi ve ithali tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin geleneksel yapısını savunanlarla amansız bir mücadele başlamıştır. Devletin sürekli irtifa kaybetmesiyle, eski müesseselerin korunması fikri gün geçtikçe zayıflarken bütün ihtimam yeni kurumların açılmasına ve onların korunup geliştirilmesine gösterilmiştir. Bütün bu tercihlerin kendine halkı aydınlatma görevi ihdas eden bir avuç seçkin/havas tarafından yapılıyor olması ise toplum-seçkin mesafesini giderek arttırmıştır.

1860'lardan itibaren Şerif Mardin'in ifadesiyle "aşırı Batılılaşma" başlamış ve bu durum Yeni Osmanlılar tarafından tereddütle karşılanarak alternatifler üretilmiştir. Bazıları telifçi Batıcılığı savunsa da 1870'lerden sonra Şemseddin Sâmi ve Tunuslu Hayreddin Paşa gibi öncüler geleneksel usuller yerine Batılı metotları almayı savunmuştur. II. Abdülhamid döneminde telifçi Batıcılık planlı bir tercih olarak tatbik edilmiş, Batılı kurumlar sosyal normları kamusal alanda artmıştır. Bu dönemde Batılılaşma/modernleşme ev dekorasyonlarından okul mimarilerine, bürokratik hayattaki çalışma disiplininden eğlenme ve dinlenme tercihlerine, gazete ve dergilerdeki haber, resim, reklam ve duyurulardan kadın kıyafet ve yemek modasına varıncaya kadar sessiz ve derinden ilerlemiştir. "Muhafazakâr" ya da "utangaç modernleşme" olarak da kavramsallaştırılan, devlet ve toplum hayatına üstten nüfuz eden bu dönüşüm Batı dünyasının yeni fikir, felsefe, ideoloji, bilgi tasnif, yöntem ve üretim biçimlerini hızlı bir şekilde Osmanlı dünyasına aktarmaya başlamıştır. Nitekim Batılı tarih, edebiyat, toplum, doğa, insan ve metafizik zihniyeti bu dönemde kendini başta yeni açılan okullarda olmak üzere özellikle basın dünyasında kendini göstermiştir. II. Meşrutiyet döneminin "Garpçılar/Batıcılar" olarak bilinen ve daha sonra Cumhuriyet'i kuran asker-bürokrat-sanatkâr entelektüel kadroları bütünüyle II. Abdülhamid dönemi yeni mekteplerinden yetişmiştir.

Batıcı, Batıcılık, Batıcılar vb. kavramsallaştırmaları zorunlu olarak 1850'lerden itibaren başlamışsa da II. Meşrutiyet döneminde kendilerine Garpçılar adı verilen bir grup belirginleşmiş, devlet ve toplumun geleceğine dair sistematik tezler üretmişlerdir. Balkan savaşları sonrasında II. Meşrutiyet Batıcıları'ndan/Garpçıları'ndan Abdullah Cevdet, Kılıçzâde Hakkı, Bahâ Tevfik gibileri "tam Batıcı", Celal Nuri, Hüseyin Cahit, Rıza Tevfik gibileri de "kısmî Batıcı" şeklinde tasnif edilmiştir. Bu dönemde Batıcı kadrolar farklı yayın organlarıyla fikirlerini, tekliflerini en üst düzeyden seslendirmiş ve yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir. Abdullah Cevdet, Kılıçzâde Hakkı gibi isimler İçtihad Mecmuası ve Mehtab dergilerinde Batı medeniyeti "gülüyle dikeniyle" alınmazsa devletin çökeceğini iddia etmişlerdir. Onlara göre "Tek bir medeniyet vardır o da Batı medeniyetidir." Batıcı fikrin önderliğini yapan bu iki isim, Batı üstünlüğünü mutlak pozitif ve materyalist bilime dayandırmış, dinin toplumsal ilerleme önünde bir engel olduğunu da iddia etmişlerdir. Onlara göre geleneksel değerler tamamen önemini yitirmiştir, dinin toplumdaki konumu kesinlikle daha alt seviyeye indirilmelidir. Batı medeniyetinin şartları ve imkânları doğrultusunda yeni değerlerin oluşturulması, girişimci ruha sahip bireylerden müteşekkil bir toplumun inşa edilmesi hayatî görülmüştür. Kısmî Batıcı Celal Nuri Serbest Fikir (Uhuvvet-i Fikriye) dergisinde "Batı'nın asla gerçek dost olmadığını, Batılılaşma'nın Batı'ya rağmen sürdürülmesi, geleneksel değerler içinde müspet olanların seçilip, korunmasını" savunmuştur. Ona göre tam Batılılaşma, Osmanlı toplumunu Batı'nın uydusu haline getirecektir.

1912'de Kılıçzâde Hakkı'nın kaleminden çıkan ama Abdullah Cevdet'e atfedilen Batıcılar'ın en belirgin programı ve Cumhuriyet devrimlerinin taslağı kabul edilen "Pek Uyanık Bir Uyku" başlıklı ütopik yazı Batıcılık ideolojisinin toplumsal ve siyasî hedeflerini göstermesi bakımından anlamlıdır. Buradaki tekliflerin çoğunun eğitimle ilgili olması da geleceğin fertlerini ve toplumunu inşada eğitime biçilen rolün kavranmasını göstermesi yönüyle ayrıca önemlidir. Burada başta şehzadelerin Batı'da olduğu gibi askerî eğitim görmesi, orduda görevlendirilmesi, geleneksel değerlerin yerine yeni/modern değerlerin alınması, kadınların eğitimi ve kamusal alanda daha çok yer almaları, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medreselerin yerine College de France tarzında yeni okulların açılması, dilde reform yapılması, ferdî teşebbüse yatkın bireylerin yetiştirilmesi gibi "müdîr fikirlere" yer verilmiş ve bunlar uzun süre tekrarlanmıştır.

Farklı Batıcılık anlayışlarında Batılı fikir ve hayat tarzının alınması tartışma konusu değildir, Batılılaşma'nın sadece sınırları ve yöntemi değişiktir. Batıcı düşüncenin toplumu değiştirmek için üstten alta yayılan program önerilerinin otoriter nitelikler taşıdığı görülebilir. Millî Mücadele ve Cumhuriyet döneminde Batıcılar'ın aldıkları pozisyonlar gereği, söz konusu kadronun önceliğinin siyasetten ziyade birey ve toplum olduğu iddia edilmiştir. Devletin kurtuluşuna dair, Osmanlı elitlerinin geliştirdiği "Garplılaşmazsak mahvoluruz" zihniyetine dayanan Batıcılık tezinin Cumhuriyet'e derin bir miras bıraktığı açıktır. Cumhuriyet reformlarını görmek Garpçılar'ı memnun etmiştir.

Bir ideoloji olmasıyla Batıcı hareketin belirginleşen ilk ve en önemli isteği eğitim sahasında kendini göstermiştir. Türkiye'ye Batıcı eğitimin yapı ve zihniyet şeklinde intikalinde Batı'dan hemen her alanda ama öncelikle askerî ve sivil eğitim için getirilen uzmanların, tercümelerin, 1830'lardan itibaren planlı şekilde Avrupa'ya talebe göndermenin belirgin rolü olmuştur. Modern/Batı eğitim kurumlarını aynen ya da eklektik halde burada inşa etmek de başka bir metot olmuştur. Bunun yanında özellikle misyoner okulları ve azınlıkların eğitim faaliyetleri de Osmanlı eğitiminin Batılılaşma'sını sağlayan güçlü dinamiklerdir.

III. Selim ve II. Mahmud reformlarından sonra belirginleşen seçkinlerin (havas) öncelikli vasfı Batı'yı görmüş olmaları ve az ya da çok Batılı eğitim almış bulunmalarıdır. Yeni açılan askerî ve sivil okullarda tercih edilen dersler, bilgiler, davranış tarzı, etik değerler ve öğretim yöntemleri büyük ölçüde Batılı'dır. Bu bakımdan Türkiye'de Batıcılığın tarihi aynı zamanda modern eğitimin de tarihi sayılır. 1846'da Meclis-i Vâlâ'ya sunulan layihada, Osmanlı Devleti için tam anlamıyla Batılı sayılabilecek ilk (ibtidâî), orta (rüştiye ve idâdî) ve yüksek (dârülfünun) kademelerden oluşan yeni bir eğitim sistemi önerilmiştir. Bu öneri kısa sürede hayata geçirilerek Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar geleneksel eğitimle birlikte ikili bir yapı resmen varlığını sürdürmüştür. 1924'ten sonra geleneksel eğitim resmiyetten düşürülmüş olsa da fiilen devam ederek, toplumda derin farklılıkları olan iki farklı zihniyet ortaya çıkmıştır.

Tanzimat döneminin Ahmed Cevdet Paşa, Midhat Paşa, Fuad Paşa, Âli Paşa gibi önde gelen isimleri, aynı zamanda Batıcı eğitim zihniyet ve kurumlarını savunan ve kurumsallaştıran devlet adamlarıdır. Batıcı bir eğitim sisteminin hukukî zemini 1869 yılında kabul edilen Maârif-i Umûmiye Nizamnamesi'dir (bk. Maârif-i Umûmiye Nizamnamesi). Bu düzenleme ile geleneksel Osmanlı eğitim sistemi ve zihniyeti resmî nazarda bütünüyle bir kenara bırakılarak, devletin bekası için yeni/Batılı/modern eğitim bütün önceliği almış durumdadır. Batıcı eğitim zihniyet ve sistemi aynı zamanda modern eğitim demek olduğundan bu eğitim sisteminin temel nitelikleri şöyle gelişmiştir: Batıcı/modern eğitim zorunlu, ücretsiz, devlet kontrolünde, karma, merkezî ve laik bir eğitim sistemidir.

Her ne kadar Rusya müslümanları arasında başlatılmış olsa da 1870'lerden itibaren Osmanlı yeni eğitim sistemini de etkileyen modernleşme hareketi olan "usûl-i cedid"in en güçlü yanı eğitimdir (bk. Ceditçilik). Bu usul, okuma yazma öğretiminden ders kitaplarının tanzimine, sınıf tefrişatına ve öğretmen davranışlarına varıncaya kadar bir dizi yenilik önermiş ve müspet karşılık bulmuştur. II. Abdülhamid döneminde genişletilen ibtidâî, rüşdî ve idâdî eğitiminin görünümü eklektik olsa da her alanda Batılı tarz daha hâkimdir. Askerî mekteplerdeki millî, milliyetçi vurgu ile idâdî ve rüştiyelerin tarih ve coğrafya program müfredatı yeni Batılı usullerle donanmıştır. Keza okul mimarisinde de Batı'dan getirilen planlara giydirilen yerli eklentiler tercih edilmiştir.

II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, kendileri de II. Abdülhamid dönemi eklektik/Batıcı eğitim sisteminin ürünü olan Batıcılar, Osmanlı eğitim sisteminde köklü değişikler talep etmişlerdir. Bu değişimin somut önerisi öngörülen yeni birey tipidir. Böylece hayatla savaş edebilen, yaşama azmine/sevincine sahip, dinî sınırlara takılı kalmayan kişiler yetiştirilmek hedeflenmiştir. Bu amaç doğrultusunda Tevfik Fikret, Mustafa Sâtı, Ethem Nejat, İsmayıl Hakkı Bey gibi isimlerin "yeni mektep" arayışları ve denemeleri dikkati çeker. Süreli yayınlarda sıklıkla Batılı okul sistemleri, işleyişleri vb. hakkında tanıtımlar yapılmıştır.

Tam Batıcılar, dinî toplumsal gelişmenin engellerinden kabul ettiği için, geleneksel eğitim kurumlarından medrese, tekke, zaviye, sıbyan mekteplerinin kapatılmasını ve yerlerine Batı tipi kolejlerin açılmasını önermişlerdir. Ziya Gökalp'in "millî terbiye" kavramsallaştırmasıyla maarifi "münteşir" ve "müteazzî" şeklinde sınıflaması da Durkheim sosyolojisinin bir yansımasıdır. Gökalp'in "Terbiyede takip ettiğimiz gayeler üçtür: Türklük, İslamlık, muasırlık." Bu tasnif, Millî Mücadele dönemi ve erken Cumhuriyet'te maarifin mihverinin ne olacağı tartışmalarına zemin hazırlamıştır. 1920'lerden itibaren maarifin dinî, asrî ve millî esaslara dayanacağı vurgulanmıştır. Asrî/Batılı normlar yanında dinî/millî değerlerin dengeleyici unsur olacağı ısrarla tartışılmıştır. 1924 sonrasında maarifin mihverinin "asrî" ve "millî" olmasında karar kılınmıştır. Yüzyıldan fazla süregelen "ikiliğin" kaldırılması için siyasî iradenin tercihi tevhîd-i tedrisat ile "asrî eğitim" yönünde olmuştur. Ancak "asrî eğitim" çeşitlilik ve çoğulculuk boyutundan bağımsız biçimde algılanmış, eğitimde çeşitlilik olumsuzlanarak, resmî bir ideoloji doğrultusunda toplumun bütünsel dönüşümü hedeflenmiştir. Bu eğitimin mahiyeti büyük ölçüde II. Meşrutiyet Garpçıları'nın savundukları tezlerden müteşekkildir.

Çağdaş Türk eğitim tarihi yazımı ağırlıklı bir şekilde Batılılaşma taraftarı eğitim gelişmelerini, kurumlarını ve tercihlerini öncelemiştir. Batıcı eğitim tecrübesinin temel niteliği sürekli arayışlar içinde olmak, her yeniliği kısa sürede hayata geçirmeye çalışmak, neredeyse hiçbir projede istikrar üzere olmamak, kısa sürede istenen neticeyi veremeyen bir projeyi ya da kurumu kapatıp yenisini açmak şeklinde olmuştur. Batılılaşma politikasının bu aceleci ve istikrarsız tavrı bugüne kadar Türk eğitim sisteminde kalıcı kurumların, uygulamaların, eserlerin, düşüncelerin ve felsefelerin birikememesine ve Türkiye'ye özgü bir eğitim kültürünün oluşamamasına sebep olmuştur.

Kaynakça

 

Ayhan, Halis. “Batılılaşma (Eğitim ve Öğretim)”. DİA. 1992, V, 158-162.

Gökalp, Ziya. “İslam Terbiyesinin Mahiyeti”. İslam Mecmuası. 1/1 (1330), s. 14-16.

Gündüz, Mustafa. II. Meşrutiyet’in Klasik Paradigmaları: İçtihad, Sebilü’r-Reşad ve Türk Yurdu’nda Toplumsal Tezler. Ankara 2007.

Hanioğlu, M. Şükrü. “Batıcılık”. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi. 1985, V, 1382-1388.

a.mlf. “Batılılaşma”. DİA. 1992, V, 148-152.

Kafadar, Osman. Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma. Ankara 1997.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/baticilik

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

BATICILIK

XIX. yüzyılda Avrupaî hayat ve zihniyet dünyasını ifade için kullanılan tabir.

Önizleme