A

AHÎLİK

XIII ve XIV. yüzyıllarda Anadolu’da esnaf ve zanaatkâr zümrelerinin meydana getirdiği sosyal, ekonomik ve meslekî teşkilat.

  • AHÎLİK
    • Mehmet ŞEKER
    • Web Sitesi: Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.06.2024
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/ahilik
    • Doi Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    AHÎLİK
    • Mehmet ŞEKER, "AHÎLİK", Maarif Ansiklopedisi, https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/ahilik/#yazar-1 (24.06.2024).
AHÎLİK

XIII ve XIV. yüzyıllarda Anadolu’da esnaf ve zanaatkâr zümrelerinin meydana getirdiği sosyal, ekonomik ve meslekî teşkilat.

  • AHÎLİK
    • Mehmet ŞEKER
    • Web Sitesi: Maarif Ansiklopedisi
    • Son Güncellenme Tarihi: 18.12.2022
    • Erişim Tarihi: 24.06.2024
    • Web Adresi: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/ahilik
    • Doi Numarası:
    • Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
    AHÎLİK
    • Mehmet ŞEKER, "AHÎLİK", Maarif Ansiklopedisi, https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/ahilik/#yazar-1 (24.06.2024).

Köken itibariyle Arapça ahtan ya da Türkçe akıdan türemiş olduğu belirtilegelmiştir. Buna göre ahî kelimesi Türkçe’ye “kardeşim” veya “kardeş” anlamında çevrilebilir. Akı kelimesi ise “eli açık, cömert, yiğit” anlamındadır.

Ahîlik ahlakî, sosyokültürel ve ticarî hayata dair ilkeleri ve kuralları ile toplumu ayakta tutan ve XIV. yüzyılda Anadolu’nun her yanına yayılan bir teşkilat olarak tarihte yerini almış bir kurumdur. Kökeni itibariyle fetâ kelimesinden türetilen fütüvvet de “eli açıklık, yiğitlik, gözü peklik, yardım severlik, faziletli bir şahsiyete sahip olma” anlamlarını ihtiva eden ve kültürel derinliği olan bir kavramdır. Fütüvvet ehli hakkında civanmert, fetâ ve ayyâr gibi sıfatlar kullanılırken, fütüvvet ileri gelenlerine de ahî, ahî-Türk ve ahibbâ denilmiştir. Fütüvvet esasen Abbâsîler’den Anadolu’ya gelen bir kavramdır ve XIII. yüzyıldan itibaren Türkler’le Anadolu’da kendine özgü bir anlam kazanarak ahîliğe dönüşmüştür.

Anadolu’da Ahîliğin teşkilatlanmasında büyük rolü olduğu kabul edilen Ahî Evran ve ahîler Selçuklu sultanlarının desteklerini görmüşlerdir. Nitekim Sultan Alâeddin Keykubad (1220-1237) zamanında kendini fütüvvetin önderi sayan Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh (1180-1225) sultana bir elçi ile fütüvvet elbisesi göndermiştir. Gelen elçi, fütüvvet teşkilatının “şeyhülmeşâyih”i kabul edilen Şehâbeddin Sühreverdî’dir (ö. 1234). Konya’ya gelen Sühreverdî merasimle karşılanmış ve Alâeddin Keykubad’a hil‘at giydirmiştir. Şeyh Evhadüddîn-i Kirmânî (ö. 1238) Anadolu’daki fütüvvet teşkilatına “şeyhüşşüyûh” olarak görevlendirilmiştir. Evhadüddîn-i Kirmânî, Ahîliğin kurucusu olarak kabul edilen Ahî Evran, Şeyh Nâsırüddin Mahmud’un hocası ve kayınpederidir. Bu bağ, Ahîliğin kadınlar kolu olarak faaliyetlerini yürüten bâcıyân-ı Rûm’un (Anadolu bacıları) başı sayılan Fatma Bacı’nın babasının da Evhadüddîn-i Kirmânî olduğunu göstermektedir.

Bir yandan İslamî-tasavvufî düşünceye ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde şeyh- mürit ilişkilerini, diğer yandan tezgâhlarında, dükkân ve atölyelerinde usta, kalfa ve çırak münasebetlerini düzenleyen ve iktisadî hayata yön veren Ahîliğin gelişmesinde de Ahî Evran’ın rolü büyük olmuştur. Ahî Evran, Anadolu’ya geldikten sonra bir süre Denizli, Konya ve Kayseri’de kalmış, daha sonra birçok şehir ve kasabayı dolaşıp Kırşehir’e yerleşmiştir. Debbağlık ve diğer esnafın pîri olarak da kabul edilen Ahî Evran’ın Kırşehir’deki zaviyesi Anadolu’daki zenaat erbabının da manevi merkezi sayılmıştır.

Babaîler isyanının (1243) ve Moğol istilasının (1248) ardından Anadolu’ya yayılan Türkmen kitleler arasında yer alan ahîler, zamanla Bektaşîler’in de vücut bulmalarında rolleri olan unsurları teşkil etmişlerdir. Hem Alevî-Bektaşî kültürünün hem de Anadolu’daki diğer unsurların kültürel bakımdan edep ve erkânla ilgili eğitimlerinde ahîlerin el kitapları hüviyetinde olan fütüvvetnamelerin önemli payları olduğu son yıllarda yapılan araştırmalarda ortaya konmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla fütüvvetnameler, Türk eğitim tarihi için önemli kaynaklardır. Nitekim fütüvvet ehlinin en temel meselesi olarak eğitimin zarureti üzerinde duran fütüvvetnamelerde ham olan bir varlığın “işlenmek” suretiyle güzelleşeceği ifade edilerek eğitimin rolüne ve önemine değinilmekte, farklı alanlarda eğitimin esasları ele alınmaktadır (bk. Fütüvvetname).

Anadolu’daki ahî tekkelerinde veya esnaf ocakları ile dükkânlarında usta-çırak münasebeti ile yetiştirilen insanlar, belli bir terbiye potasında eğitilmekteydiler. Gençler ahî ocaklarında aldıkları şifahî kültürü kendi günlük yaşayışlarında da uygulayarak hayata bakışlarını şekillendirmiş oluyorlardı.

Eğitimde etkili ve temel yöntemlerden biri olan model olma, ahlakî davranışların ve meslekî formasyonun kazanılması bakımından, Ahîlik eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Örnek alınacak kişi “pîşkadem”dir. Fütüvvetnameler onlarda bulunması gereken özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Mesela Harputlu Ahmed’in Tuhfetü’l-Vesâyâ adlı fütüvvetnamesinde; fütüvvet ehlinde bulunması gereken şartlardan bazıları şöyle sıralanmıştır: “Namaz kılmak, hayâ ehli olmak, insanı kendine bağlayan dünyevi şeyleri terketmek, Tanrı’nın nehyettiği şeylerde nefse aykırı hareket etmek ve emirlerine uymak, helal kazanç, malından ihvanına bağışlamak ve onlara yumuşaklıkla muamele etmek, iyiliği anlatıp kötülükten nehyetmek” (Gölpınarlı, 1949- 50: 216-220).

Genel olarak ilim sahibi olmak Ahîliğin gereklerinden biridir. Bilginlerle yakınlık kurmalı, bilenleri bulmalı, onlarla dost olmalıdır. Eğer kişinin yapacağı iş hakkında bilgisi yoksa gidip öğrenmesi gerekir. Bilmediğini ustadan, bilenden, uzmandan öğrenmelidir ve ona değer vermelidir. Ahî bilerek işlemezse kıyamet gününde utandırılır. Yani bilgisizliği onu hem dünyada hem de ahirette utandırır. Bilmediği bir şeyi yapamaz, yapmamalıdır. Ahîliği de bilmezse gereğini yerine getiremez. “Ahînün gerek kim ilmi ola, kesb ona gālib ola. Eğer ilmi yoğısa ilm taleb kıla, âlimleri seve, hoş tuta, ilim öğrene.” Cahilliğin Ahîliğe yakışmadığını, “Pes câhile fütüvvet değmez, câhillik katı ayıbdur, dünyada hiç câhillikten katı ayıb yoktur” (Gölpınarlı, 1953: 126).

İbn Şeyh Seyyid Gaybî’nin oğlu Şeyh Seyyid Hüseyin de fütüvvetnamesinde dünyevi ve uhrevi her konuda bilgi sahibi olmak gerektiği hususuna dikkat çekmektedir. Fütüvvet meclislerinde yapılan da esasında eğitimdir. Herkes şahsî işlerini bitirdikten sonra bir sohbet meclisine katılarak söz konusu meclisin aktif eğitim ortamından yararlanırdı: “Her şahıs kendü mertebesince hizmetin görüp karar kıldıktan sonra sohbet kılınur. Kelâmullah ve ehâdîs-i enbiyâ ve menâkıb-ı evliyâ ve muâmelât-ı sulehâ ve evsâf-ı müzekkâ ve sergüzeşt-i şühedâ ve nisbet-i ahibbâ ve letâif-i zurefâ ve esrâr-ı fukarâ ve sülûk-ı sofiyye ve belâgat-ı şuarâ okunup sohbet-i safâ oldıkdan sonra mahfile işaret olunur” (Muhtasar Fütüvvet-nâme: 6).

Fütüvvet ve Ahîlik geleneğinde görülen eğitim; meslek, meşrep, ibadet ve sosyal hayat eğitimi şeklinde tasnif edilebilir. Ahînin her şeyden önce bir iş sahibi olması gerekir.

Fütüvvet ve Ahîlik geleneğinde meslekî eğitim üzerinde hassasiyetle durulur ve bu yola girenlere meslekleriyle ilgili bütün bilgiler öğretilirdi. Ahî zaviyelerinde işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler ve yöneticiler gibi ileri gelen olgun ve faziletli kimseler de bulunurdu. Bunlar hem sohbetleri hem de davranışları ile teorik olarak yeni yetişmekte olan yamak, çırak ve kalfalara hayatta dikkat etmeleri gereken hususlar hakkında eğitici bilgiler verirlerdi. Bu bilgiler doğrudan doğruya kendi mesleği ile ilgili bilgiler olmayabilirdi. Ama dolaylı olarak ahîlerin iş hayatını ilgilendiren, insanlarla münasebetlerini düzenlemede rol oynayan, hayata bakışlarını etkileyen, pratikle desteklenen ve görgüye dayanan teorik bilgilerdi.

Zaviyelerde verilen teorik bilgiler arasında en önemli yeri, şüphesiz, zaviye şeyhinin bağlı bulunduğu tarikatın disiplinleri alırdı. Bunlar ahîlerin günlük hayat ve yaşayışlarını şekillendiren görüş ve düşünceleri ihtiva eden eserlerde belirlenmiş kurallardı. Ahî zaviyelerine kabul olunanlar, ahî terbiyesini, Ahîlik meşrebinin gerektirdiği esasları okuyarak, dinleyerek ve kardeşlerle, öğretmen ahîlerle birlikte yaşayarak, görerek alıyorlardı. Bu eğitim öğretim bütün hayatı kapsamaktaydı.

Fütüvvet meşrebinin bazı sıfatları kaynaklarda şöyle sıralamaktadır: “Mürüvvet, güler yüz, tatlı dil, güzel huy, cömertlik, bağışlamak, iyiliği sevmek, ahde vefa, güzel söz söylemek, ailesine iyilik yapmak, hizmetçilerle iyi geçinmek, şükretmek, affetmek, güzel koku sürünmek, büyüklerle sohbet etmek, aşağı kişilerle sohbetten kaçınmak, ihvana bağışta bulunmak, dünyanın geçiciliğini düşünmek, içki içmemek, kanaat sahibi olmak, nâmahreme bakmamak, ziyafet vermek, hediyeleşmek, latife yaparken kötü söz söylememek” (Gölpınarlı, 1949-50: 104).

Ahî zaviyelerinde günlük ibadetler müştereken yapılmaktaydı. Mesela namaz vakitlerinde eğer zaviyede bulunuluyorsa, namaz cemaatle kılınmaktaydı. Yine her namazdan sonra Kur’an okunduğu anlaşılmaktadır. Burgâzî Fütüvvetnâmesi’nde; gerçek ilmin ahlak ve ibadetle olan sıkı ilişkisini Hz. Peygamber’in dilinden şöyle nakledilmektedir: “İlim bu değül, Kur’an okuya, ancak ilim oldur ki, eyi hulk ve lutf ve sehâvet ve kerem ve hayır ve şer bilmekdür. Gerek kim ahînün key hulkı ola, hulkılan âdemîleri kendözine kul eyleye. Ben âdemîleri, dinüme eyü hulkla getirdüm” (Gölpınarlı, 1953: 126).

İyi ahlaka, güzel davranışa, cömertliğe, soyluluk ve el açıklığına sahip olması gereken ahî aynı zamanda kendisi için neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu da öğrenmeli böylece insanları bu güzel ahlakıyla çevresinde toplayarak kendisine güvenmelerini sağlamalıdır. Burgāzî, ahînin ilmiyle âmil olması gerektiğini söylerken “Ahî gerek kim namazın kazaya komaya” (Gölpınarlı, 1953: 125) uyarısını yapmakta ve toplumla ilişkisini devam ettirmek için namaz vakitlerinde camiye gitmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Ahîlik’te insanların haklarını gözetmek, yaptığı işte iş ahlakına uygun davranmak, müşteriye iyi muamelede bulunmak, onun hakkını gözetmek yanında ev ve iş komşularıyla da iyi geçinmek gibi toplum hayatına dair birçok kural aynı zamanda bir ibadet kabul edilirdi.

Ahîlerin öğrenmesi gereken en temel bilgiler arasında, sosyal hayat için önem arzeden âdâb-ı muâşeret kuralları dikkati çekmektedir. Mesela XIII. yüzyılda yazıldığı bildirilen Necm-i Zerkûb’un Fütüvvet-nâme’sinde, “Ayakta durmak ve şerbet içmek şartları, fütüvvet libası (elbisesi) nasıl giyilir, su vermek, yemeğe ait yedi edep, yemek yemeye aittir, abdest yerine ait edepler” gibi başlıklar yer almaktadır. “Su hizmetini görenin elbisesi ve endamı temiz olmalı, kendisi güzel, iyi huylu, güler yüzlü ve tatlı sözlü olmalıdır. Önce belini temiz bir şeyle bağlar, sonra sağ eline testiyi alabilmesi için kulpunu kendi sol elinin bulunduğu tarafa çevirir. Önce makam sahibinden başlar… Makam sahibinin sağ eline testiyi (kap) sunar, sol tarafında diğer büyük varsa ona da verir. Sonra yine bu tarafa gelir, suyu tamamıyla dolandırıp herkesi suvarır. Gece ise ve biri uyumuşsa üç kere parmağı ile testiye vurur, uyanmazsa geçer gider. Sâki topluluktan gözünü ayırmamalı ve daima ashabı gözetmelidir. Su içtiler mi su hizmetini bırakır” (Gölpınarlı, 1949-50: 255).

Ahîler öğrendiklerini uygulamayı da tecrübe ile öğrenmekteydi. Nitekim zaviyeye alınanlara ilk öğretilen bilgilerin ortak özelliği zarafet, incelik, yumuşaklık gibi beşerî münasebetlerle ilgili hususları ihtiva etmiş olmalarıdır: Ahînin bütün sözlerini benimsemek, malını ve canını ahîsi yoluna harcamak, bir hüner ya da sanat sahibi olmak, her hafta elbisesini yıkatmak, temiz çamaşır giymek, ahîden çerağ almak, ahîye saçını kestirmek ve alnını yoldurmak, ocak adına belini bağlatmak, güzel huyu ile kendisini şehir halkına tanıtmak, kadı katında er aşkına çerağ yakmak ve etmek (ekmek) yedirmek gibi esaslar bunlardan bazılarıdır.

Daha küçük yaştan itibaren Ahîlik eğitimine alınan insanlar, denene denene belli kademelerden ve imtihanlardan geçerek, kalfalığa ve sonunda ustalığa yükselirler. Bu kademe ve geçişlerde kişinin öğrendikleriyle hayatındaki davranışlarının bütünleşmesinin hedeflendiğini söylemek mümkündür. Bir anlamda zaviye mensubunun bütün hayatı kontrol altındadır. Dolayısıyla yolda yürüyüşünden hasta ziyaretine kadar yapacağı bütün işlerde dikkat edeceği hususlar kendisine kitaplardan ya okutularak ya da dinletilerek öğretilir veya yaşanıp gösterilerek örnek olunur ve teorik bilgiler böylece hayata geçirilmiş olurdu.

Zaviyelerde, ahîler ve diğer mensuplarının oyun oynama, çalgı çalma ve türkü söyleme gibi eğlence hayatı ile ilgili bilgilerin verildiğine dair kayıtlar da mevcuttur. Nitekim İbn Battûta, özellikle ilk karşılaştığı ahî zaviyeleri ile ilgili bilgileri verirken, akşam yemeğinden sonra ahîlerin raks ettiklerini kaydetmektedir. Hatta bunların başka oyunlar oynadıklarını, bu oyunların askerî eğitime yardımcı oyunlar olduğunu gösteren bilgilerin mevcut olduğunu söylemek mümkündür.

Netice itibariyle Anadolu’da Türk varlığının yerleşmesinden itibaren kurulmaya başlanan medrese ve benzeri eğitim öğretim müesseseleri ile halk eğitimini üstlenmiş olan tasavvufî grupların tekke ve zaviyeleri yanında, ahî zaviyeleri oldukça geniş etki alanına sahip yaygın eğitim müesseseleri olarak hizmet görmüşlerdir. Dolayısıyla ahî zaviyeleri bir tür okuldur ve Anadolu’da eğitimin geniş kitlelere yayılması açısından önemli bir etkiye sahiptir. Verdikleri eğitimin çok yönlü niteliği açısından bakıldığında hayatın bütününe yönelik bir eğitimi esas aldıklarını da söylemek mümkündür. Zira Anadolu kültür tarihi açısından önem arzeden bu müesseseler hem dinî ve ahlakî kuralları hem de toplum hayatını düzenleyen kuralları ve bunlara nasıl uyulacağını öğreten kurumlardır. Bir başka ifadeyle mensuplarının hem bireysel gelişimine hem de toplumsal sorumluluk ve uyumlarına yönelik bir eğitimi esas almışlardır. Buralarda yetişenlerin toplum içerisinde örneklik teşkil etmesi, halk eğitiminin bir parçası olarak önemli görülen bir husustur. Toplumun anlam dünyasını şekillendiren bu müesseseler, bu açıdan Anadolu Türk toplumunun içinde yetiştiği birer kültür ocağı olarak da faaliyet göstermişlerdir.

Kaynakça

Cunbur, Müjgân. “Bir ‘Fütüvvetnâme’ Yazmasının Tanıtılması”. III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Program ve Bildiri Özetleri. Ankara 1986, s. 117-118.

Gölpınarlı, Abdülbaki. “İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları”. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. 11/1-4 (1949-50), s. 2-354.

a.mlf. “Burgâzî ve Fütüvvet-nâmesi”. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. 15/1-4 (1953), s. 76-153.

a.mlf. “Şeyh Seyyid Gaybî oğlu Şeyh Seyyid Hüseyin’in ‘Fütüvvet-nâme’si”. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. 17/1-4 (1955-56), s. 27-72.

İbn Battûta. Seyahatnâme. çev. Mehmed Şerif. İstanbul 1333-35.

Kazıcı, Ziya. “Ahîlik”. DİA. 1988, I, 540-542.

Nâsırî. “Fütüvvet-nâme”. çev. A. Gölpınarlı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. 11/1-4 (1949-50), s. 311-352.

Sarıkaya, Mehmet Saffet. XIII-XVI. Asırlardaki Anadolu’da Fütüvvet-nâmelere Göre Dinî İnanç Motifleri. Ankara 2002

Şahin, Haşim. “Türkiye Selçuklu, Beylikler ve Erken Osmanlı Döneminde Ahiler”. Fetih ve Medeniyet. Eskişehir 2021, s. 222- 245.

Şahin, İlhan. “Ahî Evran”. DİA. 1988, I, 529-530.

Şeker, Mehmet. İbn Batuta’ya Göre Anadolu’nun Sosyal-Kültürel ve İktisâdî Hayatı ile Ahîlik. Ankara 2001.

a.mlf. Türk-İslâm Medeniyetinde Ahîlik ve Fütüvvet-nâmelerin Yeri: Seyyid Hüseyin el-Gaybî’nin “Muhtasar Fütüvvet-nâme”si. İstanbul 2011.

a.mlf. “Fütüvvet-nâmelerin Kültürel Özellikleri”. III. Uluslar arası Ahilik Kültürü Sempozyumu. Kayseri 11-13 Ekim 2004.

a.mlf. “Fütüvvet-nâmeler ve Ahîlik-Burgâzî Fütüvvet-nâmesi’ne Göre-”. I. Ahi Evran-ı Veli ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu, 12-13 Ekim 2004. ed. M. F. Köksal. Kırşehir 2005, II, 837-850.

Kaynak: https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/ahilik

Görüş, öneri ve yorumlarınız için tıklayınız.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Okuduğunuz için teşekkür ederiz.

AHÎLİK

XIII ve XIV. yüzyıllarda Anadolu’da esnaf ve zanaatkâr zümrelerinin meydana getirdiği sosyal, ekonomik ve meslekî teşkilat.